TASAVVUFÎ BİR KAVRAM OLARAK İNSAN-I KÂMİL – İsa ÇELİK

İnsan-ı kâmil, tasavvuf felsefesinin temel kavramlarından birisidir. Bu kavram daha önce kâmil mü’minin karşılığı olarak kullanıldığı halde sonradan tasavvuf felsefesinde özel bir anlam alanı kazanmıştır. İnsan-ı kâmil, rehber, delil, kılavuz ve yol gösteren anlamına gelmektedir. Ayrıca şeyh, mürşîd-i kâmil, pîr, eren ve velî kelimeleriyle eşanlamlıdır.1 İnsan‑ı kâmil, fenâfillah2 mertebesine eren insana denir. Fenâfillah olmak tâbiri “beşerî iradeyi Yaratıcı’nın iradesinde eritmek” mânâsına gelir.

Arapça’da mükemmel/yetkin insan anlamına gelen insan-ı kâmil terimi, tasavvuf felsefesinde mutasavvıfların ortaya koyduğu fenâfillah/Allah’ta yok olma, bekâbillah/Hak ile bâkî olma aşamasında insanın varacağı son aşamayı nitelemek için kullanılmıştır. Vahdet-i vücûd öğretisine dayalı fenâ düşüncesine göre, insanın amacı, beşerî varlığını Allah Teâlâ’nın varlığında eritmektir. Bu aşamaya ulaşan şahıs, ilâhî aşkla kendisinden geçer ve içinde yaşadığı gerçekliği başka bir gözle görmeye başlar. Bu mertebede insan-ı kâmil, kendi beşerî iradesinden sıyrılmış, irade ve arzularından arınarak ruhî olgunluğa erişmiş insanı ifade eder. İnsan-ı kâmil bütün ilâhî nitelikleri kendisinde taşımaktadır.  Celâl ve cemâle ait bütün sıfatları kapsadığı ve taşıdığı için en yetkindir. Çünkü kemâl, ancak bu iki yönü taşımakla elde edilir. İradesini kör bir teslimiyetle âtıl kılmayan, hayatın işleyiş sürecinde aktif bir şekilde rol alan ve değer üreten, öte yandan kendisine hitap eden Allah Teâlâ’nın sesiyle kendi akıl ve bilincinin derûnî sesini birleştirmeye çalışan,
insanî arayış sürecini ima eden üstün ya da kâmil insan kavramının yeni bir kavram olmadığını belirtmek gerekir. Yetkin insan kavramını ilk kullananlar arasında İbn Sînâ ve İbn Tufeyl gelmektedir. Bu düşünürler kâmil insan’a dair görüşlerini meşhur Hayy b. Yakzân ortak alegorileriyle ortaya koymuşlardır. Bu kavramı kendi sisteminde farklı bir forma dönüştüren ilk düşünür ise
İbnü’l-Arabî’dir. Ona göre insanın atası Hz. Âdem, ilk günahkâr insan olmaktan çok, insan-ı kâmilin ilk örneğidir. Bu çerçeve içerisinde kalmak kaydıyla Âdem’e mahsus özellikleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olan üç temel kavram içerisinde ele alır: 1. Allah’ın tüm isim ve sıfatlarını toplaması ve yansıtmasını ifade eden cemiyyet.. İnsanın varlık yapısındaki zıtlıklar, âlemdeki
konumu ve bilgisini ifade eden berzahiyyet.  İnsanın bu varlık ve bilgi durumunun gerektirdiği doğrultuda yeryüzünde ahlâkî ilkelere göre tasarruf etmesi esasına işaret eden hilafet.

İbnü’l-Arabî’de sistemli bir yapıya kavuşan vahdet-i vücûd düşüncesinde
“insan-ı kâmil” nazariyesi, insanın âlemdeki yeri ve mahiyeti açısından en  önemli konulardan biri olmuştur. Tasavvuf tarihinin mühim meselelerinden olan kâmil insan anlayışı, varlık ve bilgi problemleriyle ilgisi yanında dinî ve ahlâkî boyutları da bulunan derin bir fikrî çaba ve ruhî tecrübenin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Vahdet-i vücûd düşüncesinin özellikle sûfî düşünürler tarafından, çok geniş bir kabul gördüğü dikkate alındığında ve aralarındaki bazı farklar bir tarafa bırakıldığında, “insan” meselesinin tasavvufî açıdan Hak, âlem ve insan üçleminde ele alındığını görmekteyiz.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 17.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!