Suya Can Gözüyle Bakmak – Mustafa Özçelik

Bilim adamları, suyu “Tabiî sıcaklıkta sıvı halde bulunan, tatsız, renksiz, kokusuz, iki hacim hidrojenle bir hacim oksijenden oluşan şeffaf madde” olarak tarif ederler. Bilim disiplini içinde gözlem ve deneye dayalı olarak yapılan bu tarif, maddî algı perspektifinden elbette doğrudur fakat suyun hakîkatini tam olarak kavramada yeterli olamaz. Zira her madde ve varlık gibi su da sadece somut gerçekliğinden ibaret değildir.

Hakîkati kavramak fizikî bakışın yanı sıra, metafizik bir bakışı ve duyuşu da gerekli kılar. “Çölü kumlardan ibaret görmek kertenkele bakışıdır.” buyuran Hz. Mevlânâ, bize madde ve varlık algısında çok daha farklı bir yaklaşım imkânından söz eder ve “can gözü”, “can kulağı” şeklinde iki ifade çıkarır karşımıza…

İşte bu göze ve kulağa sahip olanlar için ne çöl, kumdur ne su, tatsız, kokusuz, renksiz, şeffaf maddedir. Can gözünü ve can kulağını açanlar, her varlıkta esmâ’ın tecellilerini görürler ve hayret makamında her varlığın metafizik bir dili olduğunu da anlarlar.

Böyle bir anlayışa sahip olanlar, maddî olana bu tür bakışı gerçekleştirebilenler elbetteki varlıkla ilgili sûfî nazariyeyi bilenler olmuştur. Bunun en güzel tezahürü ise şairlerde görülür. Onlar, varlıklara can gözü ile bakıp onları can kulağı ile dinledikleri için onların anlatımlarında ne su ne ağaç ne çiçek kendiliklerinden ibarettir. Varlık, yaratılandır ve onları yaratan, onlarda tecelli eden Hak’tır. Biz, ancak böyle bir algı ile kavrayabiliriz varlığı…

İşte o zaman, her varlık kendi dilince bize bilim adamlarının görüp söyleyemedikleri nice hakîkatlerden, hallerden söz eder ve biz böylece onların gizli dillerine âşina olur ve kendi varlığımızı da anlamlandırma konusunda bir imkâna kavuşuruz. Öyleyse gelin “su” ile söyleyeceklerimize bu özge dili bilenlerden biri olan Yunus Emre rehberlik etsin ve o zaman anlayalım adına su dediğimiz varlığın nasıl bir ilâhî nimet olduğunu; hayatımızın, varlığımızın sebebini teşkil ettiğini ve bu izahlar karşında bir daha demeyelim ki su, sudur; toprak, topraktır.

Yunus’un söyledikleri
Yunus Emre, Risaletü’n-Nushiyye’sinde tasavvufun “yaratılış” görüşünü anlatırken söze “anâsır-ı erbaa” ile başlar:

Padişahın hikmeti gör neyledi
Od u su toprag u yile söyledi

Bu beyitte geçen “su”, ateş, toprak ve yelle birlikte insan ve kâinatın dört ana unsurundan birini teşkil eder. Bu beyitte dile getirilen “anâsır-ı erbaa” nazariyesinin her ne kadar antik Yunan düşüncesinden tasavvufa geçtiği söylense de bunu büyük ölçüde tasavvufa dıştan bakışın arızalı bir yansıması olarak görmek gerek. Zira varlığımızın bu dört unsuru Kur’ân’da da beyan edilen hakîkatlerdendir. “Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık.” Enbiyâ sûresi 21/30 âyeti bile tek başına bu hakîkatin izahında yeterlidir.

Sözü tekrar Yunus’a getirecek olursak şunları söylemeliyiz: Yunus Emre, Âdem’in vücudunun bu dört maddenin karışımıyla meydana getirildiğini belirtir. Yani maddî varlığımız
toprak, ateş, su ve havadan müteşekkildir. Ama bizi asıl varlık katına yükselten sûrete giren candır. Böylece Hayy isminin tecellisi olarak vücut bulan Âdem’in dünya macerası başlar. Yine bu nazariyeye göre bu dört unsur, insana müsbet ve menfî sıfatlar kazandırır. Ateş ve rüzgâr; şehvet, kibir, aç gözlülük, yalan, riya gibi menfî sıfatların; toprak ve su da müsbet sıfatların sebebidir. Toprak; varlığımıza sabır, iyi huy, tevekkül ve yücelik kazandırırken su safa(temizlik), saha(cömertlik), lûtf(iyilik, ihsan), ve visal(kavuşma) özelliklerini kazandırmıştır. Yunus Emre, bu durumu şöyle ifade eder:

Suyıla geldi bile dört dürlü hal
Ol safadur hem saha lutf u visal

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 16.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!