Sinema Bir Hâl Sanatıdır

Bir Türk sinemacısı olarak “yerli film” sözünü nasıl anlıyorsunuz? Başarılı bulduğunuz, beğendiğiniz yerli film örnekleri ve yönetmenler var mı?

Yerlilikten kültür iklimini anlıyorum. Bizim milletimizin geçmişe doğru giden, bugüne taşıdığımız ve geleceğe de taşıyacağımız yaşam değerlerini içeren bir kültür iklimini anlıyorum. Öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Türk malı olan her film yerli film değildir. Bir filmin yerli olması için mutlaka o kültür ikliminden izler taşıması gerekir.

Türk sinemasında, geçmişte de bugün de birçok film tamamen, tabir caizse, yabancı filmlerden aparma senaryolarla çekilmiştir. Bunlar yerli yani burada üretilmiş filmlerdir ama yerli değildir.

Bu anlamda, çok fazla olmamakla birlikte unutamadığım örnekler var. En yenilerden örnek verecek olursam meselâ “Babam ve Oğlum” bana göre yerli bir filmdir. Son yıllardaki en iyi örneklerden biridir. Sinemacı olarak bakarsam birçok kusur buluyorum ama çok yerli bir hikâye ve oyuncuları mükemmel. İlginç gelebilir ama şöyle bir örnek vereyim:
Almanya’da çekilmiş olmasına rağmen Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sı benim Türkiye’de çekilen birçok filmden daha çok yerli bulduğum bir film. Bu anlamda geçmişte daha çok
örnekler var. Son zamanlarda bu iklimden biraz uzaklaştık. Metin Erksan çok yerlidir meselâ. “Sevmek Zamanı” bunların en tepesindeki, en yerli filmdir. Sevmek Zamanı’na kendi dramaturjimizi kurmak için iyi bakmak lâzım. Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” bir İtalyan filmine öykünerek yapılmasına rağmen yerli ve çok güzel bir filmdir. Yerlileştirilebilmiştir. Meselâ Leylâ ve Mecnun hikâyesi hep Shakespearyen bir dramaturjiyle çekilmiştir. Romeo ve Juliet’e benzer. Fuzûlî dramaturjisiyle çekilememiştir. Bizim aşk filmlerimizin yüzde doksan dokuzu Shakespeare dramaturjisidir. Biz henüz Leylâ ile Mecnun’un, Kerem ile Aslı’nın dramaturjisini çözüp sinemaya oturtamadık. Bunun ilk ve en iyi örneği Sevmek Zamanı’dır.

Acaba oradaki ilahî aşk esprisi mi anlaşılamıyor?
Ben öyle bir ayırım yapmıyorum. Aşk, aşktır. Aşk zaten insanlara oraya gidilsin diye verilmiş bir şey. Kademe kademe çıkarsınız, nereye kadar çıkabilirseniz. Fuzûlî diyor ki: “Aşk imiş her ne var âlemde” Yani âlemdeki her şey aşka dairdir. Bu gözle bakılan kurgular, hikâyeler yok. Bunu çözebildiğimiz zaman çok büyük bir mesafe kat etmiş olacağız. Bunun için de çok ciddi dramaturji çalışmaları yapmak lâzım. Yeni yaratıcılıklar ortaya koymak lâzım.

Kendi film ve dizilerinizi düşündüğünüzde hangisi yerlilik bağlamında daha çok öne çıkıyor?
Ben yaptığım işlerde bunu öne çıkarmaya çalışıyorum. Sinegraf’ta yapılan işlerde bunu göz önünde bulundurmaya çalışıyoruz. Genellikle özgün işler yapıyoruz. Karakterlerin içine mutlaka bu tarafa doğru bakan bir karakter de yerleştiriyoruz. Diğer karakterlerin açmazlarını, çıkmazlarını ya da çatışmalarını çözümlerken o ruh ikliminden bakmaya çalışıyoruz. Ekmek Teknesi’nde bunu yapmaya çalıştık meselâ. Oradaki başrol fırıncı Nusret Baba’dır. Yatay ama kırmızı bir karakterdir. Diğer karakterlerin hepsi dikeydir ama hepsi onun içinden geçerler. Ben bunu söylerken asla Batı dramaturjisini reddetmiyorum. O bir dünya kültür mirasıdır ve çok önemlidir.
O da hayatı anlatır. Yerlilikten kasıt kendi içimize kapalı kalmak değildir. Dünya kültürüne de bakacağız. Daha zengin neresi var, nerede ne var koşacağız. Kültürel şahsiyetimizi koruyarak elbette.

Delikanlı tiplemesi bu ülke insanı için en ideal ve tepe noktadaki karakter midir?
Hayır, tabi ki tepe noktadaki bir karakter değildir. Ama bu ülke insanının bir değeridir. En son noktada başvuracağımız yani çaresiz kaldığımızda başvuracağımız bir değerdir. O ruh ve o haslet olmazsa insanlar son noktada, tabirimi mazur görün, köpekleşebilirler. Çünkü insan birtakım değerlere sahip değilse bütün yaratıklardan daha vahşi olabilir. Yaratılmışların en vahşisi insandır aynı zamanda. Hem eşref-i mahlûkattır hem de yaratılmışların en vahşisidir. Dünya müthiş bir vahşet yaşıyor şu anda. Her toplumun değerleri vardır. Bir araya geldiğimizde bizi yükselten tepe noktalarımız vardır. Delikanlılık denilen kavram her toplumda bir şekilde kendince vardır zaten ama bizde daha öne çıkan bir şeydir. Bunun kimseye bir zararı yok. Gerçekten delikanlı olmanın çok ciddi ölçüleri var. O sadece bileğinin güçlü olması ya da vurduğunu devirmekle resmedilen bir şey değil. Yani yalan söylemeyeceksiniz, kumar vb. kötü alışkanlıklarınız olmayacak, kimsenin namusuna yan bakmayacaksınız, hak etmediğiniz hiçbir şeyi kimseden istemeyeceksiniz, çevrenize yapabildiğiniz yardımı yapacaksınız ve yaptığınız yardımı bir daha anmayı bile aklınıza getirmeyeceksiniz. Nefsi müdafaa hariç şiddet ve silah kullanmayacaksınız. Hukukun üstünlüğüne inanacaksınız.

Bunu anlamayan ya da çarpıtmak isteyen bazı insanlar delikanlılığın gerçek özelliklerini görmezden gelip başka şeyler söylüyor. Bunları biz biraz daha çoğalttık. Polis, asker, bürokrat, siyasetçi dostunuz da olmayacak, düşmanınız da olmayacak, dedik. Neden? Dostun olursa bunu ola ki kullanırsın; bunun olmaması mümkün değildir ama bu kuralı bilerek hareket edersen bunu kullanmamayı öğrenirsin. Bir şekilde araya hatır girer, zaman zaman hatır da rüşvete dönüşür. Düşmanın olursa araya ihanet girer, hasımlık girer ve seni köşeye sıkıştırır. Herkesin, işini normal yapması lâzım ve hukuk dışı talebi olmaması lâzım. Delikanlılık hukukun dışına çıkmak değildir, tam tersine hukuka davet etmektir. Hukukun olduğu yerde delikanlı zaten susar, susmak da delikanlılığa dâhil bir şeydir.

Bir tür yazılı olmayan hukuk değil mi?
Evet… O yaşayan bir hukuktur, yazılı olmayan bir şeydir. Bizim birtakım halk kahramanlarımız var. Meselâ Köroğlu bir halk kahramanıdır. Bugün bizim delikanlılık tabirimiz içine girer mi? Girer. Döneminin delikanlısı olmuş. Adaleti sağlaması gereken Bolu Beyi adaleti sağlamamış. Köroğlu da halkın içinden çıkmış bir delikanlı olarak adalet talep etmiş yani adaletin olmadığı bir yerde kendini feda ederek bir adalet talebi oluşturmuş. Adalet talep etmekten hiç kimse gocunmamalı. Adalet talep eden bir kahraman yaratmanın gereği her zaman vardır, bundan ben vazgeçmeyeceğim ve kimse de vazgeçmemeli çünkü adalet talebimizden vazgeçersek bütün haklarımızdan vazgeçeriz; insan haklarından, vatandan… Hepsinin temeli adalet… Adalet olmadan hiçbir şey yürümez.

Güzel bir delikanlı karakteri çizdiniz fakat sevdiği kişi ve kutsal saydığı değerler için ölebilen, ama aşk kavramını Leylâ’sından ötelere taşıyabilecek Mecnunlar yaratamayan bir sinema / film anlayışı, bu ülke insanının gerçek potansiyelini yansıtır mı?

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 9.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.


Be Sociable, Share!