Seyyid Nesîmî’nin Aşk Çeyizi – Ömür Ceylan

Bir zamanlar bu coğrafyanın “şeb-i arûs”unu hayat takviminde kendi belirleyen âşıkları vardı. Onlar;en hakîkî mânâsıyla birer aşk fedâisiydiler ve ömürlerini düğün gecelerine hazırlık yapmakla geçirdiler. O gece, sevdiklerine mahcup olmamak için atsız pusatsız sefere mi çıkmadılar, kelle koltukta kılıç mı çalmadılar. Mehir bedelini nefs iklimine yaptıkları seferlerden, yüz görümlüğünü mâsivâ diyarlarında toplanan ganimetlerden devşirdiler.
Kahramanlık en çok onlara yakışırdı. Öyle ki yeryüzünde hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözler hep onların dillerinden döküldü. Gül üstüne gül koklayan kalabalıklara, gül içinde gül saklanabileceğini onlar haykırdılar. Kaderin taktığı her çelmeden sonra, bir gün cânân eşiğine düşebilmek için tekrar be tekrar ayağa kalktılar. Ve nihâyet gök kubbenin şâhit olduğu en görkemli düğünlerle “dünya evi”nden çıktılar. Söyledikleri ve yaptıkları pek çok kimse tarafından mâzur görülmese de çeyizleri sevgililerince makbul bulundu.

Göz pınarlarından yaş dökerek şamahı’da başladığı hazırlıklarını münkirler elinde baş vererek Halep’te tekmil eden Seyyid Nesîmî’nin de, can varaklarına sarmalayıp sevgilisi için gönül sandığında biriktirdiği işte böyle bir çeyizi (cehâzı) vardı…

ŞÜHEDÂ-YI AfiKIN SERBÜLENDİ VE UREFÂ-YI HAKK’IN ERCÜMENDİ SEYYİD İMÂDEDDİN NESÎMÎ’NİN CEHÂZ-I BÎ-MİSL Ü MENENDİDİR.
Aşk şehitlerinin Önderi ve Hak Erenlerinin Seçkini
Seyyid İmâdeddin Nesîmî’nin Benzersiz Çeyizleridir

İFFET
Bu, sevdâsı yerlere ve Leylâsı dillere düşmesin diye harcanan yılların sonunda kazanılmış meziyetlerdendi. Söylenmeden bilinen, dillenmeden sezilen ve ancak sahibine teslim edilen sırrî emanetin, hıyânete uğramadan korunabilmesi için ilk şarttı. Gerçek aşkı taklitlerinden ayıran bu ilk merhale öylesine zor ve tehlikeliydi ki ne bülbül ne de Mecnûn onu geçebilmişti. Nitekim her ikisi de karanlık aşk vadilerini katederken, kendisini sessiz sedâsız sevgilisi mumun alevli kucağına bırakan pervânenin kanat izlerine rastlamışlardı da ona gizliden gizliye gıbta etmişlerdi. Gerçi âşıklar arasında; Sırrını âşık olan şöyle nihân etsin kim Duymasın ağladığın dîde-i giryânı bile deyip, sırlarını ağlayan gözlerinden dahi sakınanlar vardı ama gönüldeki aşkı bedendeki candan bile gizleyebilen sevdâzedeler doğrusu parmakla gösterilecek kadar azdı. Zaten “Kim ki âşık olur ve onu gizleyerek ölürse şehittir!” buyuran Peygamber’in, şehâdeti henüz bu ilk mertebede müjdelemesi, aşkın nasıl bir ateşten gömlek olduğunu göstermeye yetmez miydi? Aşkı bir dert görenler “Derdini söylemeyen derman bulamaz!” diyorlardı ama kimileri için o dermanın ta kendisiydi. Derdi dermandan ve Süleyman’ı Süleyman’dan içeri yaratan kudrete dertlenmek, mâlumu ilamdan başka bir şey olamazdı ki!

Gecenin zifirî karanlıklarında ateşli bir kâbus gibi çöken ve âşığı yoklayan “âh”ı bile ondan bir çift söz koparamamıştı. Her şeyin bilicisi olmaklığıyla sînedeki sırları bilen Allah’a bile açılmaktan hicap etmiş iffet sahiplerinin, âşığına sadâkati mahâret zannedenlere “aşka sadâkati” anlatmaları ne de zordu:

Söylemem derdimi hem-derdim olan âha bile
Belki sînemdeki şu nâle-i cângâha bile
Kendi bî-şübhe bilir râz-ı derûnum yoksa
Ehl-i dil söyleyemez derdini Allâh’a bile

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 8.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!