Sadrettin Özçimi Röportajı


Röportaj: Pınar Zengin, Sema Özkul
Fotoğraflar: Adem Özkul

1955′te Konya’da doğan Sadrettin Özçimi, Sadettin Kaynak’ın talebelerinden Fevzi Özçimi’nin oğludur. İlk orta ve lise eğitimini Konya’da, yüksek öğrenimini İTÜ Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı’nın Temel Bilimler Bölümü’nde ney sazı üzerine tamamladı. Henüz mezuniyetinden önce Dr. Nevzat Atlığ yönetimindeki İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’na ney sanatkârı olarak girdi. 1980 yılında Konya Belediyesi ve Selçuk Üniversitesi bünyesinde birtakım kuruluş çalışmaları içinde yer alan Özçimi, 1986 yılında İstanbul’a dönerek Marmara Üniversitesi ‹lahiyat Fakültesi Dinî Mûsıkî Kürsüsü’nde yüksek lisansını tamamladı.

1987 yılında Necdet Yaşar tarafından kurulup yönetilen ‹stanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nda ney sanatçısı olarak yer alan Sadreddin Özçimi 2006 yılında kurulan ‹stanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nda yine ney sanatkârı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Çeşitli topluluklarla çok sayıda yurt içi ve yurt dışı konserlere iştirak etmiş, albümleri yayınlanmıştır.

Sûfî Rhytms(Sultan-ı Aşk) ve Breath Taste(Neyistan) adlı albümleriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2001 yılının en iyi Türk mûsıkîsi sanatçısı ödülüne layık görülmüştür.

Klasik sanatlarımızın birçok dalında özellikle de mûsıkî, ney icrası, tesbih yapımı ve ebruda söz sahibi olan bir üstad Sadrettin Özçimi Beyefendi. Hocası Niyazi Sayın Beyefendi kendisine tek bir sanat dalında kalmaması gerektiğini öğütlemiş tedrisine girdiği ilk günden itibaren. “Diğer başka sanatlarda da gayret gösterin ki o sizin bu sanatınızı da besler, gönlünüzü de besler, ufkunuzu da açar.” demiş. O da “Sözün ruhu vardır, dinlemeyene zararı vardır.” düsturunca hocasının sözünü dinlemiş.

Bütün dünyaya Türk kâğıdı, Osmanlı kâğıdı olarak dağılan ve aslında bir kâğıt boyama sanatı olan ebru üzerine gerçekleştirilen bu röportajda üstad, ebru sanatını, dünü ve bugününü, bu kadîm sanatın doğru anlaşılması ve hak ettiği yeri bulabilmesi için neler yapılması gerektiğini anlattı.

Uzun yıllar hat, ebru, tezhip, minyatür gibi İslâm sanatlarından geleneksel sanatlar olarak bahsedildi. Siz ve Hüseyin Kutlu Beyefendi gibi bazı sanatkârlar geleneksel yerine gelenekli sanatlar tâbirini kullanmayı tercih ediyor. Bu tercihinizin altında yatan sebepleri izah eder misiniz?

-Zannediyorum şu olsa gerek ilk başta: “-Sel” takısı alan birçok kelimeyi biliyorsunuz sonradan Türk Dil Kurumu türetti. Aslında öz Türkçe’ye yani Osmanlı Türkçesi’ne bakacak olursanız böyle sonunda -sel takısı olan herhangi bir kelimeye rastlayamazsınız. Yani bir nev’î biraz uydurukça gibi bir kelime bu ‘geleneksel’. Tabiî bunu ben ilmî olarak izah edemem ama bende doğurduğu his bu.

Sadece Türkçe açısından mı? Yoksa…
-Türkçe açısından böyle. Fakat mânâ açısından da zannediyorum bir eksiklik var. Diyelim gelenekseli kabul ettik. Geleneksel, kelime mânâsı olarak eskide kalmışı ifade ediyor. Efendim, yapılmış olanı tekrar alıyorsunuz, yapmaya çalışıyorsunuz. Halbuki öyle değil. ‘Gelenekli’ kelimesi ise bana göre çok eskilere dayanan, tarihî geçmişi olan bu sanatların her birinin devam edegelen bir geleneği var mânâsındadır. Bu -sel, -sal takısı alan kelimeler geçmişimize ait, özümüze ait olan sanatlarımız için kullanılmasa iyi olur, diye düşünürüm hep.

Gelenekli deyince sanki kökü eskide olan ama şimdi, şu anda da aynı canlılıkla devam eden bir mânânın da altı çizilmiş oluyor değil mi?
-Tabiî ki. Doğrusu o.

Sanat hayatınıza ve eğitiminize mûsıkî ile başladınız. Mûsıkî gibi soyut bir sanat dalından sonra ebru gibi plastik sanatlara daha yakın bir alana da ilgi duydunuz. Bu sizin mizacınızdaki çeşitlilikle mi alakalı yoksa her iki dal da aslında aynı şeyi farklı şekillerde mi söylüyor?

Bence ikincisi. Bendeki değişiklikten, çeşitlilikten değil yani. Efendim, bir defa her şeyden evvel şunu söylemem gerekir: Kendime ney hususunda önder seçtiğim, kıble olarak tayin ettiğim insan, muhterem Niyazi Sayın Hocamız. Onun ta başından itibaren bize hep tavsiyeleri olurdu. Kendinizi bir sanatta tutmayın. Diğer başka sanatlarda da gayret gösterin ki o sizin bu sanatınızı da besler, gönlünüzü de besler, ufkunuzu da açar. Tabiî bu sanatların içinde edebiyatımız da var. Tasavvuf belki bir sanat değil ama yapmakta olduğumuz sanatların özüne inebilmemiz için tasavvufu da öğrenmemiz gerekiyordu. Bendeniz de uzunca bir müddet ney ile meşgul olduktan sonra, yirmi yıl kadar, daha sonra diğer sanat dallarına doğru bir gayret göstermeye başladım. Bunların başında tesbih geldi. Koleksiyon tesbihçiliği. Onu Niyazi Hocam’dan meşk ettim. Aynı ney gibi. Daha sonra bu tesbih sanatıyla uğraşırken Alpaslan Babaoğlu’yla tanıştık çünkü o da tesbih sanatıyla uğraşıyordu o dönemler. Onunla birlikte mesaimiz çok yoğunlaşınca -ebruya zaten biraz merakım vardı çünkü Mustafa Düzgünman’ın atölyesine birkaç kez gitmiştim sağlığında. Hocamız Niyazi Bey’in de ebruculuğu var, bilirsiniz, malûmunuzdur.- bu beni ebruya da itti. Sağolsun o da beni kırmadı. İlk derslerimi ondan alarak ebruya başladım. Tesbihte hocam, ebrucu olmasına rağmen Niyazi Sayın ise de, ebruda Alpaslan Babaoğlu’dur.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 16.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!