Keşkül Dergisi 19. Sayı: Mevleviyye

“Aşk Kaydında Olan Kişi Baş Kaydında Değildir”
Hz. Pîr Mevlânâ Muhammed Celâleddîn Rûmî (k.s.)Cenâb-ı Hakk, bilinmekliğini murad etti. Lûtfuyla kelâmını indirdi… Ve kelâmını beyân edecek peygamberlerle kullarına ikramda bulundu. Nuru evvel, gönderilişi sonra olan iki cihan serveri Efendimiz (s.a.s.)’i gönderdi. Böylece biz, Efendimiz (s.a.s.)’in ümmeti olarak dünyaya gelmekle Allah Teâlâ’nın en büyük rahmet ve merhametine mazhar olduk.
Cenâb-ı Hakk, kendisine ait olan nuru önce sebeb-i hilkat-i âlem, Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.s.)’den, sonra müteselsilen başka pâk âyinelerden bizlere seyrettirdi. Mahbûbu’l-Kulûb, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e mülâki olalım da, rızasıyla şerefyâb olalım diye bize ihsan eyledi. İki cihan serveri Efendimiz (s.a.s.)’den sonra her asırda her topluma, her topluluğa, her mekâna velî kullarını gönderdi. Harizm’in Hive şehrinde dünyayı teşrif eden Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri ve onun gibi, feyzi ve bereketiyle Horasan’ı kuşatan Allah erlerinin tesis ettiği medeniyet, Bahâeddîn-i Veled Hazretleri, Burhâneddîn Muhakkkık Tirmizî Hazretleri ve Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’den Anadolu’ya akmıştır ve bu akış son güne kadar devam edecektir.
Hz. Pîr’in hayatına baktığımızda sadece mürîd ve mürşid silsilelerini görmeyiz. Onu Hz. Mevlânâ kılan bir şehirler ve hicretler manzumesi de söz konusudur. Hz. Pîr, tıpkı kendisine rehberlik eden mürşidlerden feyiz, aşk ve nur devşirdiği gibi; Belh’ten başlayıp, Merv, Serahs, Tus, Nişâbur, Bağdat, Kûfe ve pek tabiî Mekke’den geçerek geldiği Anadolu’da Malatya, Erzincan ve son olarak Konya’da karar kıldığı yolculuğunda konakladığı tüm şehirlerden de oraya ait tüm güzellikleri, bereketi kendisinde cem edip insanlığa harceylemiştir.
Dergimizin bu 19. sayısı, Mevleviyye’yi anlatan her biri bir anahtar niteliğindeki yazılardan müteşekkildir. Dergi bu haliyle Mevleviyye yolu hakkında geçmişte yapılmış olan çalışmaları da kendisinde dercetmiştir. Zaten Keşkül’e yakışan da budur.Bu sayıda Mustafa Kara, Sultânu’l-Ulemâ Bahâeddîn-i Veled Hazretleri’nin feyz aldığı Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri’ni, mürîdleri ve eserleri ışığında şümullü bir şekilde anlatıyor.
Bilal Kemikli, “Belh’ten Anadolu’ya Akan Medeniyet Arkı” başlıklı yazısında Horasan’dan gelen büyük sûfîlerin bu toprağı nasıl mayaladıklarını anlatırken Bahâeddîn Veled Hazretleri’nin bu mühim hâdisedeki misyonunu ortaya koyuyor.Osman Nuri Küçük ise Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî Hazretleri’nin Hz. Mevlânâ üzerine tesirini anlatıyor. Kıymetli yazar Sadık Yalsızuçanlar, iki güneşin, Şems-i Tebrizî (k.s) ve Hz. Mevlânâ’nın karşılaşmalarını bizlere çok boyutlu okutuyor.
Baha Tanman, İstanbul Mevlevîhânelerinin mimârîsini ele aldığı yazısında topyekûn bir Mevlevî kültürünü de nazar-ı dikkatlerimize veriyor. Bu sayımızdaYakup Şafak’ın, son dönem Mevlevîliğinin örnek ismi Üsküdar Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Remzi Dede’yi anlatan yazısının yanı sıra Mehmet Güntekin’in “Oyunun Tadı” başlıklı yazısını okurken kendisi de bir Mevlevî dedesi olan, mûsıkîşinas İsmail Dede Efendi’nin hayatını âdeta beyaz perdeden seyredeceksiniz.
Hafız Hüseyin Top, Hz. Mevlânâ’nın gözünden Hz. Peygamber (s.a.s.)’i, Ö. Tuğrul İnançer, Mevlevî Mûsıkîsi ve Semâ’ı, Adnan Karaismailoğlu ise Hz. Mevlânâ’nın şiir ile alâkasını yazdılar. Semih Ceyhan, Şeyh İsmail Rüsûhî Ankaravî’yi nutk-ı şerîfleri üzerinden anlattı.
Süleyman Uludağ tarîkat terbiyesinin üzerine inşa olduğu nefs kavramını kuşatıcı bir bakışla sunmaya devam ediyor.
Bu sayıda, Beşir Ayvazoğlu’yla aşk estetiğinden hareketle Mevlevî estetiği üzerine yapılan röportajın yanı sıra ilim ve kültür dünyasının daha pek çok güzide şahsiyetinin birbirinden kıymetli yazılarını da bulacaksınız.Hz. Pîr hepimizden hoşnud u râzı olsun. Himmetleri üzerimize sâyebân olsun.

Yeni bir sayıda buluşmak temennisiyle… 

Keşkül Dergisi 18. Sayı: Kâdiriyye

“Seyyah Olup Şu Âlemi Arasan, Abdülkâdir Gibi Bir Er Bulunmaz”

Tasavvufun gayesi nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve neticede ruhun tahliyesiyle öze, hakîkate ve son menzilde Allah’a ulaşmaktır. Bu gayeye ulaşmak için Resûlullah’ın ahlâkıyla ahlâklanıp, aşkın rehberliğinde bir ömür sırat-ı müstakîm üzere olabilmek icab eder.

 

 

 

 

yazının devamı için tıklayın…

OSMANLILARDA SÂDÂT NEZARETİ’NİN KURULUŞU – Prof. Dr. Murat Sarıcık

Başta Şûra sûresinin 23. âyeti, seyyidleri sevmeyi ve saymayı emrediyordu. Aynı konuda Resûlullah’ın birçok tavsiyesi vardı.1 Bütün bu tavsiye ve emirlerden dolayı Ashab-ı kirâm ve onlardan sonra gelenler seyyidleri sevip saydıkları gibi, mezhep imamları da bu konuda gerekli itinayı göstermişlerdi. Hatta İmam Şâfî bu konudaki düşüncelerini şiirlerinde de yansıtıyordu. yazının devamı için tıklayın…

TARÎKATLAR ve TEKKELER – Emin IŞIK

Tasavvuf, kıyıları sonsuza açılan engin bir ummandır. Tekkeler bu ummanın kıyısında yer alan koylarda kurulmuş birer iskele gibidir. Siz o iskeleleri, çevresinde bekleme salonu, çayhane ve büfe gibi birtakım hizmet binaları olan mütevazı birer yerleşim alanı olarak da düşünebilirsiniz.

yazının devamı için tıklayın…

ŞEYH GÂLİB’E GÖRE HAZRET-İ İNSAN – Mustafa ÖZÇELİK

Doğu irfanının büyük bilgesi Sadî Şirazî, “İnsan nedir?” sorusuna “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” yani “İnsan üç beş damla kan ve bin bir endîşedir.” şeklinde bir cevap veriyor. Bu, şüphesiz ki bir bilgenin, bir sûfînin bütüncül bir insan tanımı değildir. Sadî, bu sözüyle insanın dizginleyemediği ihtiras ve arzularıyla ne hale gelebileceğini belirterek, insanın “kan ve endişe”den öte bir anlamı olması gerektiğini söylemek istiyor.

yazının devamı için tıklayın…

METAFİZİK BİR İLKE OLARAK İNSAN-İ KÂMİL – Abdullah KARTAL

Tasavvuf, İslâm düşüncesine pek çok açıdan yeni boyutlar kazandırmış bir ilim olma özelliği ile her zaman dikkat çekmiştir. Tasavvufun bu katkısı, yeni kavramlar üretme şeklinde olduğu gibi mevcut kavramlara yeni ve farklı anlamlar yükleme şeklinde de olmuştur. İnsan-ı kâmil kavramı, sûfîlerin üretip anlam yüklemesinde bulundukları ıstılahlardan yalnızca bir tanesidir.

yazının devamı için tıklayın…