Kur’an ve Insan – Emin Işık

Var olmak, varlığından haberdar olmaktır…

İnsan, dünyanın sonu ne olacak, kıyamet ne zaman kopacak diye düşünmeden önce, benim sonum ne olacak diye düşünür. Bu düşünce, onun bencilliğinden kaynaklanmış olsa da yanlış ve haksız sayılmaz. Bundan dolayı kınanmaz. Niçin böyle düşünüyorsun, neden kendi âkıbetini bu kadar merak ediyorsun denilemez. Çünkü biz de öncelikle kendi geleceğimizi düşünürüz ve düşünmek zorundayız. Çünkü kendi hayatımızdan kendimiz sorumluyuz. Bu bilinç, bizi insan yapan ve öteki canlılardan ayıran en belli başlı özelliğimizdir. Bir özelliğimiz de kendi kendimizi istediğimiz yönde geliştirebilmemizdir. yazının devamı için tıklayın…

Keşkül 17.Sayı

Hazret-i insan ya da kendisi de bir hazret-i insan olan İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin deyişiyle insan-ı kâmil. Hakk’a ve halka ait bütün varlık mertebelerinin kendisinde cem’ olduğu ve Cenâb-ı Hakk’ın, ruhumdan ruh üfledim buyurduğu insan, hem bu özelliği hem de Hakk’ın sûretinde yaratılmış olması hasebiyle âlemdeki varlıkların en kâmilidir zaten. Bu mânâda bütün insanlar bi’l-kuvve yetkindir ancak hazret-i insan olabilmek için bi’l-fiil yetkin olmak gerekir ki nebîler ve velîler böyledirler. Allah’ı ancak onlar bilir çünkü Allah’ın mazharıdırlar. Mutlak anlamda yegâne hazret-i insan ise Efendimiz (s.a.v.)’dir. Diğer nebîler ve velîler O’na tâbidir.

Cenâb-ı Hakk, Elest Bezmi’nde “Elestü bi Rabbiküm” diye sual buyurduğunda buna “Belâ” diye cevap verdi ruhlarımız. Unutmamamız gereken tek şey, bu hitab ve o hitaba karşılık verdiğimiz sözdür. Mûsıkînin de ilk meşki olan bu hitaba bağlanan, bağlı kalan insan, hazret-i insan olma şerefine nâil olur. Dünyaya geliş gayemiz de budur. Elest Bezmi’nde Yaradan’a verdiği sözü tutmak üzere bu dünyaya nüzûlünden sonra insan, burada Hakk’a layık bir kul haline gelerek tekrar Rabbine urûc etmelidir ki, yaratılış gayesini gerçekleştirmiş olsun.
Bahâeddîn Veled’in dediği gibi: “Biz Allah’tan gelip yine Allah’a gidiyoruz.”
Zaten aslolan yol ve yolculuk da budur.
Hz. Mevlânâ gibi insan-ı kâmiller bize bu yolda nasıl yürüyeceğimizi öğretiyorlar, yoldaki tehlikelerden bizi koruyacak rehberleri tanıtıyorlar.

Bu sayımızda Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, İbnü’l-Arabî’nin hazret-i insan anlayışını yazarken Doç. Dr. Ekrem Demirli, bu büyük sûfînin insan tasavvurunun dayandığı kavramlara dair bir tahlil yaptı. Doç. Dr. Abdullah Kartal ise İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm Cîlî’nin görüşleri ekseninde metafizik bir ilke olarak insan-ı kâmili irdeledi. Prof. Dr. Cihan Okuyucu, Mesnevî-i Şerîf ’teki insanlık panoramasını kaleme aldı. İnsanın tekâmülünün ana kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyeleri ve güzel ahlâkıdır, diyen Dr. Mustafa Merter insanın hazret-i insan olmasına mâni olan engelleri ve bunların nasıl bertaraf edileceğini anlattı. Emin Işık hazret-i insan hazret-i Kur’ân yansımasından bahsederken, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, şerefli nesebinden geldiği Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’sindeki hazret-i insanı yazdı. Savaş Barkçin, mûsıkî ve hazret-i insan ilişkisini vurguladığı yazısında hazret-i insan olmanın yolunun Elest Bezmi’ndeki nidayı ve ona verdiğimiz cevabı hiç unutmamaktan ve buna göre yaşamaktan geçtiğini ifade etti.

Bu sayıda ayrıca değerli mûsıkîşinas ve neyzen Ahmed Şahin ve usta sedefkâr, ahşap oyma sanatçısı Hüsamettin Yivlik ile yapılan keyifli ve ufuk açıcı röportajları ve daha pek çok kıymetli yazıyı da bulabilirsiniz. Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle…

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Keşkül 16.Sayı

“KEŞKÜL”ÜMÜZDE BU DEFA “SU” VAR

Üç ayda bir yayımlanan Keşkül dergisi, Ağustos ayı ortasında çıkacak Sonbahar sayısını hayat veren ve hayatı şekillendiren “Su” ya ayırdı.

“Suyun bir zerresi ile deryası arasında aynı derecede edepli olmak” düsturu üzerinden yola çıkan 16. sayıda İslâm medeniyeti ve su ilişkisi, Müslümanların suya bakışı, İslâm dininde, sanatta, edebiyatta, mimarîde suyun oynadığı rol ve bu çerçevede oluşan su kültürü üzerine birbirinden kıymetli pek çok makale ve röportaj yer alıyor.

Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Fuzûlî’nin “Su Kasidesi” üzerinden Hz. Peygamber’i anlatırken, Dr. Huriye Martı “Su Gibi Bir Nimete Peygamber Gibi Bir Tercüman” dedi. Haluk Dursun “Bir güzel su şehri İstanbul’u anlatırken, Ömer Faruk Şerifoğlu İstanbul’un su macerasını, çeşmelerini, sebillerini, şadırvanlarını yazdı. Ahmed Sinan Nureddinoğlu Şühedâ-yı Deşt-i Kerbelâ aşkına su dağıtanları, “Sakalar”ı, Cengizhan Yurdanur ise “zâhiri de vardır, bâtını da.” dediği Hamamlar üzerine yazılmış şiirleri, Hammâmiyyeleri işledi.

“Abdest”i su ile toprağın birleşmesine benzeten Mustafa Kutlu ve arındırırken kollayan, temizlerken örten suyun hayatımızdaki yerini şiirsel bir bakışla ele alan Leyla İpekçi…

Keşkül okuyucuları, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez’le Maveraünnehir üzerine gerçekleştirilen röportajda su temelli bir medeniyet olan İslâm medeniyetinin nasıl vücut bulup yükseldiğini; kıymetli mûsıkîşinas ve ebru sanatçısı Sadrettin Özçimi ile ebru üzerine yapılan röportajda insanın hayat, Yaratıcı ve sanat karşısındaki duruşunun nasıl olması gerektiğini; “Su Üstüne Yazı Yazmak” kitabının yazarı Amerikalı psikoloji profesörü Muhyiddin Şekûr’la yapılan röportajda ise insanın hakîkate doğru yolculuğunu Şekûr’un kendi yolculuğu üzerinden okuyacaklar.

İlk yayınlandığı günden bu yana içeriğiyle, dizaynıyla özgün bir dergi olarak yoluna devam eden Keşkül’de su, Allah’ın cemâl tecellîsiyle dile geliyor.

Gözlerin Bir İçim Su – Mustafa Kara

Gözlerin bir içim su
İçim yandı doğrusu
Öpeyim gözlerinden
Kalmaz gönül korkusu

Evliya Çelebi Bursa’yı ziyaret ettiğinde bu şehrin güzelliklerini, su ve çeşmelerini uzun uzun anlattıktan sonra sözü şöyle bağlar: “Velhasıl Bursa sudan ibarettir.” Aslında sadece “Bursa sudan ibaret” değildir. İnsanla hayat arasında, hayatla su arasında kopmaz bir bağ vardır. Şüphesiz insanı hayata bağlayan başka “bağ”lar da vardır. Güzel sanatlar bunların başında sayılmalıdır. Özellikle şiir ve mûsıkî Âdemoğlu ile hayat ve hakîkat arasındaki macerada çok önemli roller üstlenir. Medeniyetlerin “büyük”lerine bakıldığında şair ve bestekârların ön sırada yer almaları bundan dolayıdır. Şiirle mûsıkî öz kardeştir. Çünkü, şiiri mûsıkî güzelleştirir, mûsıkîyi şiir zenginleştirir. Onun için bazı şairlerimiz bestekârdır, bazı bestekârlarımız şairdir. Bazı sanatkârlarımız ise hem şair, hem bestekâr, hem hattat, hem de neyzendir. Şimdi esas konumuza, şiir, mûsıkî ve suyu bir araya getiren şaheserlerimize geçebiliriz. Klasik mûsıkîmizin bazı örneklerinde bu üç sevgilinin nasıl bir araya gelip bir “beste” meydana getirdiğine bakabiliriz. Çağlayan suları, selleri seyredebilir, cömert çeşmelere avucumuzu uzatabiliriz. İşte Dede Efendi’nin bestesi: yazının devamı için tıklayın…

Sadrettin Özçimi Röportajı


Röportaj: Pınar Zengin, Sema Özkul
Fotoğraflar: Adem Özkul

1955’te Konya’da doğan Sadrettin Özçimi, Sadettin Kaynak’ın talebelerinden Fevzi Özçimi’nin oğludur. İlk orta ve lise eğitimini Konya’da, yüksek öğrenimini İTÜ Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı’nın Temel Bilimler Bölümü’nde ney sazı üzerine tamamladı. Henüz mezuniyetinden önce Dr. Nevzat Atlığ yönetimindeki İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’na ney sanatkârı olarak girdi. 1980 yılında Konya Belediyesi ve Selçuk Üniversitesi bünyesinde birtakım kuruluş çalışmaları içinde yer alan Özçimi, 1986 yılında İstanbul’a dönerek Marmara Üniversitesi ‹lahiyat Fakültesi Dinî Mûsıkî Kürsüsü’nde yüksek lisansını tamamladı. yazının devamı için tıklayın…

Muhyiddin Şekur Röportajı

Ohio, Cleveland’da doğan Muhyiddin Şekûr 1973’te ABD Kent Eyalet Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık bilim dalından doktora derecesi aldı. Ülkemizde ilk baskısı 1994 yılında yapılan ve kendisinin İslâm’ı tanıma sürecinden itibaren geçen ilk 10 senesini anlattığı “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı kitabıyla tanındı. Profesyonel yaşantısına New York Eyalet Üniversitesi’nde eğitim danışmanlığı doçenti ve aile terapisti olarak devam ediyor. yazının devamı için tıklayın…

Suyla Örtünmek – Leyla İpekçi

Gecenin içinde rahat edersin. Henüz ayak basılmadık diyarlar yakına gelir, bir görünüp bir kaybolurlar. Uğultu duyulur uzaklardan. Derken bir yıldız, aşağı sarkıttığı ipiyle yukarı çeker seni, kendine ayırır. Melekler altın suyuna batmış bir kabın kenarında titreşmektedir. Billur sular, durgun sular çalkanır masumiyet ikliminde. Ay dalgalanır sac kaplarda… Sonra ninniler, boğuk inilti, inatçı yakarışlar, dudaklardan esirgenen mırıltı… Düşlerle dolu bir öykü başlamıştır yavaş yavaş. yazının devamı için tıklayın…

Suya Can Gözüyle Bakmak – Mustafa Özçelik

Bilim adamları, suyu “Tabiî sıcaklıkta sıvı halde bulunan, tatsız, renksiz, kokusuz, iki hacim hidrojenle bir hacim oksijenden oluşan şeffaf madde” olarak tarif ederler. Bilim disiplini içinde gözlem ve deneye dayalı olarak yapılan bu tarif, maddî algı perspektifinden elbette doğrudur fakat suyun hakîkatini tam olarak kavramada yeterli olamaz. Zira her madde ve varlık gibi su da sadece somut gerçekliğinden ibaret değildir. Hakîkati kavramak fizikî bakışın yanı sıra, metafizik bir bakışı ve duyuşu da gerekli kılar. “Çölü kumlardan ibaret görmek kertenkele bakışıdır.” buyuran Hz. Mevlânâ, bize madde ve varlık algısında çok daha farklı bir yaklaşım imkânından söz eder ve “can gözü”, “can kulağı” şeklinde iki ifade çıkarır karşımıza… yazının devamı için tıklayın…

Abdest – Mustafa Kutlu

Ab sudur ve dest el. Su ile elin birleşmesinde ne var? Bir sevda, bir hasret, bir kavuşma arzusu. Cenâb-ı Hakk “Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık.” buyuruyor.

Oysa insanın aslı topraktır bilirsiniz. Lâkin biraz suyla karışmış bir toprak, düpedüz balçık yani. yazının devamı için tıklayın…

Mehmet Serhan Tayşi Röportajı

İzmir, Bayındırlı bir ulemâ ailesine mensub olan Mehmet Serhan Tayşi, 1942 yılında babasının vazifesi gereği bulunduğu Adana’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamlayan Tayşi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. yazının devamı için tıklayın…