Muhyiddin Şekur Röportajı

Ohio, Cleveland’da doğan Muhyiddin Şekûr 1973’te ABD Kent Eyalet Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık bilim dalından doktora derecesi aldı. Ülkemizde ilk baskısı 1994 yılında yapılan ve kendisinin İslâm’ı tanıma sürecinden itibaren geçen ilk 10 senesini anlattığı “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı kitabıyla tanındı. Profesyonel yaşantısına New York Eyalet Üniversitesi’nde eğitim danışmanlığı doçenti ve aile terapisti olarak devam ediyor.

Madde için mânânın yoğunlaşmış hali derler. Buradan hareketle Muhyiddin Şekûr’un sükûnetin, ferahlığın, güvenin ve huzurun vücut bulmuş hali olduğunu söyleyebiliriz. Psikoloji eğitimine “insanları anlamak” için başladığını; ancak derinlerinde yatanın Muhyiddin’i daha çok bilmek olduğunu söylüyor. İnsan meyledince devamı da geliyor. Bu niyetle başlayan yolculuğu Şekûr’u üzerine yaratıldığı fıtratla buluşturuyor. Bu buluşmanın hikâyesini, hakîkate vuslat için çektiği sıkıntıları ve çözdüğü bilmeceleri ülkemizde “Su Üstüne Yazı Yazmak” adıyla basılan kitabında okumuştuk. Tabiî, okumak başka; dinlemek başka… Aklımızda birçok soruyla çıktık Muhyiddin Şekûr’un karşısına. Dingin sesiyle o cevapladı biz dinledik. Daha da dinlerdik… Fakat gördük ki bazı şeyler sorulmasa da cevap buluyormuş.

Bildiğimiz kadarıyla daha önce de İstanbul’a gelmiştiniz; bu sebeple, tekrar hoşgeldiniz…
– Teşekkür ederim.

2009 yılında İstanbul’da verdiğiniz bir röportajda “İstanbul’da yaşayan insanlar niye beni dinlemeyi bu kadar çok istiyorlar anlamış değilim açıkçası. Ben İstanbul’da yaşayan birisine ne anlatabilirim ki? Mesela Eyyüb el Ensarî burada ve her daim buradaki insanlara bir şeyler anlatıyor.” demişsiniz. Buradan yola çıkarak, sizin İstanbul ile farklı bir biçimde bağ kurduğunuzu söyleyebiliriz. Acaba bir şehirle bu türden bir bağ nasıl kurulur?

-Önemli bir noktaya temas ettiniz. İnsanların fikirlerime, yazdıklarıma ve hikâyeme gösterdiği ilgiye minnetarım; ama daha evvel yaşamış insanların başarılarının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. İngilizce’de şöyle bir tâbir vardır: “Bizler, bizden önce gelenlerin sırtlarında yükseliyoruz.” Belki Türkçe’de de böyle bir tâbir vardır, bilemiyorum. Mânâsı şudur: Eğer tarihte yaşamış olan ulu zâtlar olmasaydı, eğer onların gayret ve başarıları olmasaydı şu an var olan önemli birçok şeyin mevcudiyeti mümkün olmayacaktı. Bu sebeple Türkiye’ye baktığımda bu ülkenin tarihî edinimlerinden ötürü çok kendine özgü olduğunu görüyorum. İstanbul’da ve diğer birçok şehirde, bize artık burada olmayan ulu zâtların varlığını hatırlatan türbeleri görüyoruz. Oysa ki Kuzey Amerika’da kişi, bazen şehrin kuytu köşelerinde bazen de şehrin herkesçe bilinen bölge ve sokaklarında bu türden birşeye rastlayamaz. Elbette mezarlıklara rastlamak mümkündür ancak Türkiye’de geçmişte toplumun gündelik ve mânevî yaşantısına katkı sağlamış olan insanlara gösterilen ilgi ve hürmet burada mevcut değildir. Böyle ulu şahsiyetlere sadece bir Fatiha okumayı anımsatacak şeyleri görmek mümkün değildir. Herhangi biri, Türkiye’deki bir türbeye girdiğinde ya da duvara asılmış levhayı okuduğunda türbedeki zâtın ailesinin veya hocasının veya yardımcısının kim olduğunu ya da bu zâtın neleri başardığını görebilir. Bu zât için neden bir türbe yapılmış olduğunu anlayabilir. Bu yüzden, Türkiye’de böylesi örneklerin çok bereketli olduğunu düşünüyorum. Bu zâtların ruhları, teneffüs ettiğimiz havaya sinmiş halde. Onları içimize çekmekten başka ne gelir ki elimizden? Onları ıskalamamız mümkün değil. İşte Türkiye’yi düşündüğümde, bunlar üzerine tefekkür ediyorum. O röportajda kasdettiğim de buydu.

Yani bu zâtlarla bu nev’î bir bağ kurabilmek için sadece ufak bir çaba yeter, zira onlar zaten buradalar, diyorsunuz, öyle mi?
-Evet, aynen öyle. Bunu görebilmek için kişinin görmeye niyetli olması yeterli. Onlar buradalar ve eğer geçmişte de var olmamış olsalardı, biz de şu an bulunduğumuz noktada olamayacaktık belki. İşte bu yüzden bizim ilgimizi, farkındalığımızı hak ediyorlar ve tabiî Fatihalarımızı da… Bana göre, bugün ve gelecekte de dünya üzerinde başarılı bir hayat sürmek için gerekli olan tavır budur.

Sanki bir ağaç gibi… Eğer bir ağacın köklerini çıkarırsanız, geriye bir şey kalmaz.
-Aslında bir ağacın köklerinden daha da fazlası… Şöyle ki eğer bir ağacın kökleri sağlıksızsa ya da yoksa, ağaç yaşamaz. Oysa ki artık bu dünyada bedenen var olmayan evliyaullahtan bahsettiğimizde, onlar için ölü diyemeyiz. şu hayatta çok özel gayretler göstermiş öyle şahsiyetler vardır ki asla ölemezler. Yani, burada mevcut olmasalar bile, belki bazı şekillerde bizden daha çok mevcutlar burada ve belki bizim düşündüğümüzden daha çok bizimle beraberler. Belki de öyle anlar vardır ki insanlar bir kişinin ya da bir şeyin ölü olduğunu düşünür, ancak o kişi/o şey aslında insanların bildiğinden daha canlıdır.

Modern bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde farklı bir ölüm kavramsallaştırması söz konusu. Modern hayatta insanlar ölümden kaçınıyorlar; hatta gündelik yaşamın en arka planına itiyorlar. Sizin dünyanızdaki yeriyle ölümden biraz daha bahsetmeniz mümkün mü? Mesela aklıma, “Su Üstüne Yazı Yazmak”tan bir alıntı geliyor. Diyorsunuz ki: “Yürümek isteyen bütün ağırlıklarını bırakmalı, yaşamak isteyen ölmeli.”

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 16.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!