METAFİZİK BİR İLKE OLARAK İNSAN-İ KÂMİL – Abdullah KARTAL

Tasavvuf, İslâm düşüncesine pek çok açıdan yeni boyutlar kazandırmış bir ilim olma özelliği ile her zaman dikkat çekmiştir. Tasavvufun bu katkısı, yeni kavramlar üretme şeklinde olduğu gibi mevcut kavramlara yeni ve farklı anlamlar yükleme şeklinde de olmuştur. İnsan-ı kâmil kavramı, sûfîlerin üretip anlam yüklemesinde bulundukları ıstılahlardan yalnızca bir tanesidir.

Tasavvuf düşüncesinde kavramı ilk kullanan kişi, İbnü’l-Arabî’dir.1 Bu durum, lafız yönünden böyle olmakla birlikte, içeriği dikkate aldığımızda benzer anlamları taşıyan kavramların, İbnü’l-Arabî’den önce de kullanılmış olduğu görülmektedir. Söz gelimi Bayezid
el-Bistamî’nin “Birbirine zıt olmakla birlikte velîlerin Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın’dan ibaret olan dört isimden hazları vardır ve onlardan her bir grup bu isimlerden biri ile kâimdir. Kim ki, o isimlere yakınlaştıktan sonra onlarda fânî olursa, o kimse ‘tam ve kâmil’ (el-kâmilu’t-tâm) olur.”2 ifadelerinde geçen ‘el-kâmilu’t-tâm’ kavramı, Hallâc’ın ilk olarak kullandığı ‘Muhammedî Nûr’3 kavramı, Hakîm Tirmizî’nin ‘hâtemu’levliyâ’ 4 görüşü, Gazâlî’nin ‘muta’5 nazariyesi, insan-i kâmil kavramının içerdiği anlamların bir kısmına veya bazı yönlerine delâlet etmektedir. Ne var ki, bu ve benzeri pek çok kaynak ve kavramdan etkilenmekle birlikte, insan-ı kâmil
kavramına özgün anlamlarını veren ve mütekamil bir nazariye olarak tasavvuf düşüncesinde yerini aldıran kişi, İbnü’l- Arabî’dir. İbnü’l-Arabî’den sonra, onun muakkipleri hemen her eserinde bu nazariyeye yer vermiş olmakla birlikte, insan-ı kâmil konusunu bütün boyutlarıyla ve sistematik bir tarzda inceleyen sûfî, ‘el-Insânü’l-kâml’ adlı eserin de yazarı olan Abdülkerîm el-Cîlî’dir. Bu yüzden bu makalede, bu iki sûfînin görüşleri ekseninde insan-ı kâmil konusu ele alınacaktır. İnsan-ı kâmil terkibi ne anlama  gelmektedir? Sûfîler, kemâl (yetkinlik) ile ahlâkî bir kemâlden mi yoksa metafizik ve epistemolojik bir kemâlden mi  bahsetmektedirler? Öncelikle ‘insan’ kelimesi dikkate alındığında, İbnü’l-Arabî ve onun takipçisi sûfîlere göre insan, ontolojik-kozmik ve ferdî olmak üzere iki düzeyde ele alınır; Birinci düzey, Hakk’ın sûretinde yaratılmış olan insan nev’îni, ikinci düzey ise insan ferdini ifade eder. Terkîbin ikinci unsuru olan ‘kâmil/yetkin’ ise iyilik ve kötülük gibi ahlâkî boyutu dikkate almaksızın ilâhî ve kevnî  özelliklerin bütününün insanda bulunması veya bulunabilirliği demektir.6 Bu durumu en iyi tasvir eden pasaj şöyledir: “Varlık mertebelerinden kırkıncısı, insandır. İnsanla, mertebeler tamamlanmış, âlem yetkinleşmiş ve Hak, isim ve sıfatlarının gereği olarak en mükemmel bir şekilde zuhûr etmiştir. İnsan, mertebe olarak varlıkların en altında, kemâlat noktasında ise en üstündedir. Başka bir varlık bu özelliğe sahip değildir. Nitekim biz, insanın, Hakk’a ve halka ait hakîkatleri, -toplu ve ayrıntılı olarak, hüküm ve varlık  olarak, zat ve sıfat olarak, lüzûm ve araz olarak, hakîkat ve mecaz olarak- cem’ ettiğini açıklamıştık. Hariçte gördüğün ve işittiğin her şey, insanın inceliklerinden ve onun hakîkatlerinden birisinin ismidir. İnsan, zattır, sıfattır, arştır, kürsîdir, levhdir, kalemdir,  melektir, cindir, gökler ve yıldızlarıdır, yerdir ve içindekilerdir, dünya âlemidir, âhiret âlemidir…

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 17.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!