Mehmet Serhan Tayşi Röportajı

İzmir, Bayındırlı bir ulemâ ailesine mensub olan Mehmet Serhan Tayşi, 1942 yılında babasının vazifesi gereği bulunduğu Adana’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamlayan Tayşi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu.

1970 yılında girdiği bir imtihan neticesinde Millet Kütüphanesi’nde göreve başlayarak sırasıyla memurluk, bölüm şeşiği, uzmanlık, başuzmanlık ve müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1983’te Millet Kütüphanesi müdürü oldu ve 2003 yılı başında, emekli olana kadar bu görevini sürdürdü. Kütüphanecilik, kütüphaneler, kitaplar, kültür ve tarih konulu birçok makale kaleme aldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan bu makalelerinin yanında Mecmuâ-yi Tekâyâ, Lemezât-ı Hulviyye, Kıyâfetu’l-İnsâniye gibi klasik Osmanlı eserlerini günümüz Türkçe’sine kazandırdı. Hakkında, kendisiyle gerçekleştirilmiş uzun soluklu bir söyleşiye dayanarak hazırlanmış “Ali Emirî’nin İzinde” adlı bir de kitap bulunmaktadır. Millet Kütüphanesi’ne tam 33 yıl hizmet vermiş, Ali Emirî Efendi’nin kitaplarıyla hemhal olmuş bir zât, Sayın Mehmet Serhan Tayşi. Ali Emirî Efendi’yi, onun nev’î şahsına münhasır hallerini, kitap tutkusunu, kurduğu kütüphaneyi ve daha bilinmeyen pek çok şeyi anlattığı bu söyleşi, bir değil, birkaç dönemin kısa bir tahlili aynı zamanda.

Ali Emirî Efendi’nin, Millet Kütüphanesi’nin kurucusu olduğunu ve bir kitaba vâsıl olabilmek için bir başka yere tayinini isteyecek kadar da büyük bir kitap tutkunu olduğunu biliyoruz. Millet Kütüphanesi’nin havasını yıllarca teneffüs etmiş biri olarak Ali Emirî Efendi’yi anlatır mısınız bize?
Ali Emirî Efendi, Osmanlı bürokrasisinin birçok bölümünde çalışmış ve özellikle maliye müfettişliği, muhasebe müdürlüğü gibi hizmetlerde bulunmuş bir zât. Bir hesap adamı yani. Hesap adamı olduğu şiirlerindeki matematik dengeden bellidir zaten. Kendisi aynı zamanda şairdir.

Meraklı bir zât olan Ali Emirî’nin ilk yaptığı iş, 17-18 yaşlarında bir gençken Diyarbakır’da açılan telgraf kursundan aldığı diplomayla yine burada yaptığı katiplik vazifesi. Kendi tabiriyle “telgraf fenni” ni çok güzel öğrenmiş çünkü aruzu ezbere biliyor. Telgraf da aruz gibi açık kapalı heceden oluşur. Daha sonra Vali Said Paşa’nın yanında özel kalem müdürü olarak kademe kademe yükselmeye başlıyor.

Efendim, Ali Emiri 20-21 yaşlarındayken Âbidin Paşa, Diyarbakır’a vali olarak atanıyor. Âbidin Paşa, edip, şair bir zât. Ehli tarîktir, Mesnevî şârihidir aynı zamanda. Abdülhamid döneminde doğu vilayetlerinin ıslahı için bir komisyon kuruluyor. Neyi ıslah edilecek bu vilayetlerin? Ekonomisi, eğitimi… Ali Emirî bu komisyona muhasebeci olarak giriyor ve Âbidin Paşa tarafından buralara gönderiliyor. Gittiği her yerde çok başarılı oluyor. Sonra tekrar Diyarbakır’a dönüyor, bu sefer de Âbidin Paşa’nın Selanik valiliğine tayini üzerine onunla birlikte Selanik’e gidiyor. Sonrasında Anadolu’da, Trablus’ta, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de çeşitli görevlerde bulunuyor.

Kendisi, aslen Diyarbakırlıdır. Eski tabirle Âmidli. (1274 h.) 1857 yılında burada doğmuştur. Ailesine gelince, Emirîzâdeler diye bir ailedir. Emirîzâdeler ne demek? Peygamber soyundan gelen, seyyid kişiler demek.

Seyyid kelimesi Türkçe “efendi” demektir ama ism-i tahsis olarak Ehli Beyt’e müntesip olan kişilere yani Hz. Ali’nin, Hz.Fatma’nın, Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelenlere
deniyor. Hz Hüseyin Efendimiz’in soyundan gelenlere seyyid, Hz. Hasan Efendimiz’in soyundan gelenlere şerîf diye isim verilir. Yani Ali Emirî Efendi böyle bir aileden gelmektedir. En büyük dedelerinden bir tanesi Seyyid Mehmet Saim Emirî Çelebidir. Çelebi, ulemâ ailesinden, meşayih ailesinden, şuâra ailesiden gelenlere verilen bir nisbedir. Hz.Mevlânâ’nın çocukları “çelebi” unvanını alır mesela. Erkek tarafından gelenler zükûr diye tâbir edilir.

İşte böyle soylu bir aileden gelmektedir, Ali Emirî Efendi. Aile şiirle meşgul. Fakat babası ticaretle iştigal eden bir zât. Pek şiirle ilgilenmemiş yani. Ali Emirî herhalde dedesinin bir damarına çekti, okumayı yazmayı çok seviyor, şiiri çok seviyor. Hep dedesinin şiirlerine özeniyor, çoğunu ezbere biliyor. Hatta bu sebepten başına bir hâdise gelmiştir. Sultan V. Murad tahta çıktığında bir cülûsiyye yazıyor Ali Emirî. Bu şiir Diyarbakır Vilayeti Gazetesi’nde “Emirî” mahlasıyla neşrediliyor. O günün şiir zevkine göre oldukça dikkat çeken bu şiiri, dedesi Saim Mehmed Çelebi’ye mal etmeleri onu çok üzüyor. Sonra gönlünü etmişler ama bu durum bir şok etkisi yapmış onda. İnsanlara güveni azalıyor. Ali Emirî’nin, birden parlayan bir kişilik olmasının sebebi bu belki de. Çok asabî kendisi. Ailesi, ulema ve şuara ailesi olduğu için çok büyük âlimler var aralarında. Seyyid Mehmet Emirî Çelebi’yi söyledik. Büyük amcası fiaban Kâmî Efendi de büyük âlimdir. Bu ailenin o dönemde Diyarbakır’da kurmuş olduğu bir medrese var: Sülûkiyye Medresesi. Ali Emirî, ilk eğitimini bu medreseden almıştır. Sonra ayrıca aile büyüklerinden de dersler almıştır. Efendim, bir ara amcası Fethullah Feyzi Efendi’den ve büyük amcası Şaban Kâmî Efendi’den âlet ilimlerini tahsil etmiştir. Bunun yanında fiaban Kâmî Efendi’den hat meşk etmiş, Hazreti Ali’nin Kelâm-ı Kibar’ını okumuştur. fiirvan kaymakamı olan dayısı Abdülfettah Fethi Efendi’den de Farsça öğrenmiş, fieyh Sadi fiirâzî’nin meşhur Gülistan ve Bostan’ını, Kaside-i Bürde’yi ve Kaside-i Emâli’yi tahsil etmiştir. Bunlar çok önemli kitaplardır.

Ali Emirî Efendi’nin Tezkire-i fiuârâ-yı Âmid diye bir eseri var, Âmidli şairleri anlattığı bu eserinde kendi hayat hikâyesini de anlatıyor. Bize, bazı küçük anekdotlarla ipuçları veriyor. Şahsiyetine, psikolojik altyapısına dair…

Bu eserde, küçük yaşlardan itibaren kitaba merak saldığını, amcasının ve dayısının ilim adamı olduğunu, büyük amcası Şaban Kâmî Efendi’nin hem Gülşenî şeyhi, hem de Diyarbakır yöresinde tanınmış büyük bir âlim olduğunu anlatır ve akrabalarından nasıl feyz ve ders aldığını zikreder. Okuduğu kitapları bile tek tek zikretmiştir. Daha neler okumuş? Astroloji okumuş, astronomi okumuş, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Mârifetnâme’sini okumuş. Mesnevî okumuş.

Amca ve dayılarının görevde bulunduğu yerlerde Nevinli Mehmed Emin Efendi ve Ahmed Hilmi Efendi gibi zâtlardan da ileri düzeyde Arapça tahsil etmiştir.

Kendisi Arapça ve Farsça’sını o derece ilerletiyor ki, eski Osmanlı şairlerinin inşa eserlerinden meşhur Veysî Efendi’nin “Dürretû’t-Tâç bi Sîreti’l-Mi’râc adlı manzum siyer kitabının en girift meselelerini açıklayabilecek seviyeye gelmiştir.

Ali Emirî döneminde şiir çok önemli. O asırda şiir bilmeyen, söyleyemeyen adam adamdan sayılmıyor. Adamın münevver kabul edilmesi için şiir bilmesi lazım. Hatta şiirle adama sövsen “eyvallah” dedikleri bir dönem. Bu yüzden padişahından kapıcısına kadar herkes şiirle ilgileniyor. fiiir söylemek için ise kafiye bilmek lazım.

Bir gün hocası Ali Emirî’yi dersine çalışmadığı için azarlıyor. Bu durum, Ali Emirî’nin onuruna dokunuyor. Bu sebepten bir hafta, on beş gün okula gitmiyor. O on beş gün zarfında Kâmus-i Osmanî’yi ezberliyor. Böyle kişiler gelmez bir daha derler ya! Kutlu bir kitap dostudur. Koskoca lûgatı ezberlemiştir. Hocası soruyor, “O lûgat ezberimdedir.” diyor. Hocası inanmıyor. Soruyor, cevabını veriyor, soruyor, cevabını veriyor… Bu sefer başlıyor, kâfiye lûgatlarını ezberlemeye. Kâfiye lûgatını ezbere bilirsen doldur arkasını, istediğin kadar yaz. Ali Emirî’nin üç tane Divânı vardır. Kürtçe, Farsça, Arapça. Kürtçe’yi çok okumaktan sürmenaj olduğu için, Şirvan’a, dayısının yanına dinlenmeye gittiğinde öğreniyor.

Görev icabı bulunduğu her vilayette kültürel birçok hizmeti olmuş. Bu ihya faliyetlerinden biraz bahseder misiniz?
Bir ara yolu Kırşehir’e düşüyor mesela. Bir gün Kırşehir’de Hacı Bektaş-ı Velî Dergâhı’na geliyor. Dergâh o zaman çok harapmış. Dervişlere diyor ki: “Canlar, siz emeğinizi koyarsanız para vermem ama harcamaları ben yaparım. Bu kırklar meydanını onaralım.” Hacı Bektaş-ı Velî Dergâhı bu günlerine gelmişse kendisinin payı vardır.
Oradan görevi Yanya’ya, İşkodra’ya, Rumeli’ye çıkıyor. Orada görev yaparken mahallî şairlerin Osmanlıca şiirlerini görüyor ve hoşuna gidiyor. Şiirleri kesip bir
deftere yapıştırarak kitap yapıyor. Tabiî bunların çoğunluğu kaybolmuştur. Hatta İşkodra şairleri hakkında doktora yapan bir Arnavut öğrenci gelip bu konuda çalışma yaptı. Ali Emirî Efendi, Rumeli şiirlerini kurtarmıştır. Tabiî bu arada Türkistan’dan Horasan’a kadar gezmiş, kitap aramıştır.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 15.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!