Leyla İpekçi Röportajı

Kalemin İniş Çıkışları Onun Secdesi Ve Kıyamıdır

Rabbimin bana emanet ettiği harfleri, kelimeleri O’na geri vereceğim.” diyen edebiyatçı-yazar Leyla İpekçi ile içinden geçtiklerini, bu esnada yaşadığı dönüşümü, unuttuğu dili yeniden bulma serüvenini ve bu eksende son kitabı “Başkası Olduğun Yer”i konuştuk. Sözler başka sözleri araladı, sohbet kendi dilini kurdu.

“Yazarken derdim bir şeylere açıklama getirmek değil, sorular sormak… Hatta asıl soruyu sormak…” diyorsunuz. Tasavvuf, bu sorulardan birinin cevabı mıydı?
Evet, böyle diyebiliriz. Bir şeylerin fazlalığı vardı benim içimde her zaman. Bazen neyi kastettiğinizi bilirsiniz ama onu karşılayacak kelimeleri bulamazsınız. Sanki o kelimeler sizin lügatinizde henüz yoktur. Şimdi bu soruya bu minvalde bakıyorum. Evet, o zaman için de vardı fakat neye tekabül ettiğini bilemiyordum.

Sorular sormak bize düşer her zaman ya da cevapları hiçbir zaman biliyorum dememek… Ben buna daha çok mü’min kalp demek istiyorum. Tasavvuf tanımını henüz nereye oturtacağımı bilemiyorum ama bugün için bana daha yakın geliyor.

“Tam da içinden geçtiklerimi yazıyorum zaten.” diyorsunuz. ‹çinden geçtikleriniz zaman içinde hayattaki duruşunuzda nasıl bir değişikliğe yol açtı?
Uzun bir zaman içinden geçtiğim şey, durmaktı. Konuşmamaktı. Terk etmekti. Pek çok şeyden vazgeçtim. Mesleğimi bıraktım. Çevremden uzaklaştım. Telefonlarım hep kapalıydı. Böyle çok uzun yıllar yaşadım ben. Ve o zaman içinden geçtiklerimi yazmaya devam ettim. Bu o kadar tuhaf bir şeydi ki, yazdıklarımı yayınlamak gibi bir niyetim yoktu. Fakat içinden geçtiklerimi yazmaya çabaladıkça başka bir sesle konuşmaya başladım ve bu uzun bir süreçti benim için. Bu süreç hâlâ devam ediyor.

İçimde birçok şeyin değiştiğini hissediyorum. Konuştuğum dil değişti. Eşyaya, hayata, yıldıza, kuşa bakışım değişti. Ama bu değişiklik eskiyi inkâr etmek anlamına gelmiyor. Bu değişimlerin hepsinin içimde olduğunu düşünüyorum, bir bütün olduğunu düşünüyorum. Kendimi ikiye bölmek istemiyorum. Bu çok seküler bir bakış ve bunun yararlı olduğunu düşünmüyorum. Biz ezelden ebede kadar bütün değişimleri içeriyoruz. Bunlar bizde kodlu. Dolayısıyla bütün değişimler, içinden geçilirken kendilerini ifade edebiliyorlar. Onun da dili benim için yazmak.

Susuzlar bu dünyada her zaman suyu arar/Su da yana yakıla susuzu arar sorar. Siz suyu bulabildiniz mi?
Estağfirullah. Böyle bir şeyi iddia edemem. Zaten aradığımız şeyi bulmamız gerektiğini de düşünmüyorum. Biz ibadet etmek için yaratıldık. Allah’ı anmak için yaratıldık. Bunun sonu yok. Kul oluşumuzun sonu yok. Dolayısıyla aramaktan vazgeçmeyeceğiz. “Buldum!” diyerek di’li geçmişle bunu ifade ettiğimiz an bu kibre giriyor. Peygamberimiz bile hiçbir zaman böyle demedi. Her zaman “Kalp ilmimi arttır.” dedi. Bu konuda her zaman bir hiyerarşi var ve biz o hiyerarşinin hakkını vermeliyiz. Rab ile kul arasında, yerimizi bilmeliyiz.

Suyu ararken yaşadığınız serüveni biraz anlatır mısınız? Hangi kaynaklarda aradınız? Hangi kitapları okudunuz, kimlerden etkilendiniz?
Benim kimsem olmadı ama çok sonradan değerli pek çok kimseyle tanıştım. Her şey bir kitapla başladı aslında. Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyî’ye gitmiştim. Bir arefe günüydü ve o gün bir kitap tutuşturdular elime. Aslında bildiğim de bir kitaptı o, dua etmek üzerine, fakat bulamamıştım piyasada. Daha önce çok aradığım için biraz ürperdim doğrusu. İşte bu kitap başka bir kitabı açtı. O dönem ‹bn Arabî ile tanışmıştım zaten. “Harşerin ‹lmi” diye bir kitap ki o zaman yeni basılmıştı, o kitabı okuduğumda; zaten ben bayağı bir dönüşüm yaşamıştım, beş altı sene falan geçmişti. Başka biri gibi bakmaya başladım.

Ben edebiyatçıyım. Dil arıyorum kendime. Benim için bir serüveni, bir olayı anlatmak değil aslolan. Edebiyata bakışım böyle değil. Ben bir iç ses duymaya çalışıyorum ve o iç sesi kaybetmiştim bir süre. Yazan bir insan için şu çok önemli: ‹lk gelen vahiy “Oku!” diye başlamışsa biz okumalıyız. Ne okuyacağımız, nasıl okuyacağımız… (bizim irademiz ve tabi kaderimiz) Sonra “Kaleme andolsun!”var. Bu o kadar iyi geliyor ki bana… Ben eğer o kaybettiğim dili yalnızca şahsî tecrübelerim üzerinden kurmaya çalışsaydım bu beni o kitaba, o vahye götürmeyecekti. Şu anda geriye dönüp baktığımda öyle düşünüyorum. Vahye inanmak, Peygamberimizin sünnetine inanmak gibi şeyler insanın kendi kelimelerini putlaştırmasının çok önüne geçiyor. Tecrübe etmeseniz bile sizi içinden geçirebiliyor. Ve her bir kelimeyi; size verilmiş, sunulmuş ve çözülmesi için bir ömür yetmeyecek her bir kelimeyi birleştirme imkânınız var ama “Ben daha iyisini bilirim.” diyerek şair olmaya, yazar olmaya çalışıyorsunuz. Bu beni böyle bir serüvene götürdü. Aslında biraz ümmî olmak gerekiyor. Her seferinde ümmî olmak gerekiyor ki gelen şeyleri saf bir niyetle karşılayabilesiniz. O niyetim her zaman vardı benim. Tabi yıllarım geçti, uzun araştırmalar yaptım fakat bunların önemi yok. Esas önemli olan kalp açıklığı. Kalbiniz açılmaya başlıyorsa isterse hiç kitap okumayın.

Vahiy ümmî bir peygambere geldi ve peygamberimiz kâmil insan, öyle değil mi? Dolayısıyla burada alınacak çok ders var diye düşünüyorum. Saf bir kalp ile siz okuyabiliyorsunuz, illa bunları anlamak için binlerce sayfalık kitaplar devirmeniz gerekmiyor. Neden sonuç ilişkileri üzerine kurulan her şey hep ikincil neden için. Hiçbir zaman her şeyi tek bir nedene getirmiyor. Böyle olursa sebebi şudur falan gibi. Bu da bizi ilâhî nedenden uzaklaştırıyor.

Ondan sonra Râbi‘atü’l Adeviyye’nin nefesini üşeyeyim hakîkati perdeleyen dünyaya mı dediniz?
Râbi‘atü’l Adeviyye ile ilgili pek çok şey yaşadım bir dönem… Meselâ ondan yaptığım bir alıntıyı kullandım kitabımda ve bu çok iyi bir açılımdı benim için. “Ben bir kalp bekçisiyim. İçimde olan hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışımda olan hiçbir şeyin içeriye girmesine izin vermem.” Bu önemli geliyor bana. Her şeyi gerekçelendirme üzerine çalışan zihniyetimizin ötesinde bir yaklaşım sunuyor. Saf bir niyetten bahsediyor, onun hiç bozulmadan kalabilmesinin yöntemlerinden bahsediyor. Yani çok açılımları var hakîkaten.

Hz. Hatîceler, Hz. Fâtımalar, Râbi‘atü’l-Adeviyyeler, Fâtıma bint el-Müsennâlar yaşıyor mu sizce hâlâ ya da şöyle sorayım: İmajın, imaj kampanyalarının bombardımanı altında sûfî olmak, aslolanı yaşamak ne kadar mümkün?
Ben mümkün olduğunu zannediyorum çünkü tam da bu zamanda ahlâklı bir tutum alarak direnebiliriz belki de. Tam da bugünlerde bizim Hz. Hatîce, Hz. Fâtma, Râbi‘atü’l Adeviyye olmamız gerekiyor. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz her açıdan. Dosdoğru olmak ve o doğru yolda ilerlemek çok çok zor. Ama kendinizi koruyabiliyorsanız ve tasavvufa açıksanız, kendi imtihanınızı yitirmeyecek açıklıklarınız varsa hayata karşı bu da bir direniştir. Direniş sadece silahla, sözle vesaire ile olmuyor. Kötülüklere bulaşmamak da bir direniştir, günaha bulaşmamak da. Ve bu da mümkündür. Umutsuz değilim. Her şey çok kötü evet. Her şey daha da kötüye gidiyor evet ama imtihanımız devam ediyor.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 8.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!