Kur’an ve Insan – Emin Işık

Var olmak, varlığından haberdar olmaktır…

İnsan, dünyanın sonu ne olacak, kıyamet ne zaman kopacak diye düşünmeden önce, benim sonum ne olacak diye düşünür. Bu düşünce, onun bencilliğinden kaynaklanmış olsa da yanlış ve haksız sayılmaz. Bundan dolayı kınanmaz. Niçin böyle düşünüyorsun, neden kendi âkıbetini bu kadar merak ediyorsun denilemez. Çünkü biz de öncelikle kendi geleceğimizi düşünürüz ve düşünmek zorundayız. Çünkü kendi hayatımızdan kendimiz sorumluyuz. Bu bilinç, bizi insan yapan ve öteki canlılardan ayıran en belli başlı özelliğimizdir. Bir özelliğimiz de kendi kendimizi istediğimiz yönde geliştirebilmemizdir.

Öteki canlılarda böyle bir özellik yoktur. Onlar içgüdüleriyle yaşarlar.

Mâdemki insan olarak yaratıldık, o halde insan olmak zorundayız. Yani, insan gibi düşünmek ve insan gibi yaşamak zorundayız.

Bir İngiliz düşünürü, “Tanrı insanları mutlu olsunlar diye yaratmıştır. İnsanlar mutlu olamıyorlarsa bu yaratanın suçu değildir.” diyor.

Tanrının insana ve diğer canlılara verdiği fiziksel özellikler arasında birtakım benzerlikler olsa da, zihinsel ve ruhsal donanımlar söz konusu olunca, insan hiçbir canlıyla kıyas edilemez. O Tanrı’nın, üstün ve farklı özelliklerle donattığı ve ‘halîfe’ olarak yarattığı özel bir canlıdır.

“Hani Rabbin, meleklere, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım demişti de onlar, biz Sen’in kutsal varlığına ve yüce şânına övgüler sunup dururken, orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın, demişlerdi. Rabbin onlara, ben sizin bilmediğinizi de bilirim, dedi. Ve Allah Âdem’e bütün eşyanın isimlerini öğretti, sonra onları meleklere gösterip, haydi bunların adlarını bana söyleyin, buyurdu. Onlar da Sen yücelerden yücesin, biz Sen’in bize bildirdiğinden başkasını bilemeyiz. Her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan sensin, dediler. Allah, Ey Âdem! Söyle onlara bunların isimlerini buyurdu. Âdem hepsinin isimlerini onlara sayıp dökünce Allah şöyle buyurdu; ben size demedim mi göklerin ve yerin gizli sırlarını da, açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de ben bilirim.

Bunun üzerine, meleklere, Âdem’e secde edin, diye emrettik, hepsi hep birden secde ettiler, sadece İblis etmedi, direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara sûresi, 2/30-34)

İslâm öncesi çağlarda da insanın bütün canlılardan üstün olduğuna inanılıyordu. Veda’larda ve özellikle Tevrat’ta yer alan bazı âyetler bunu açıkça beyan ediyordu: “Ve Allah onlara dedi; semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun. Ve onu (yeryüzünü kendinize) tâbi kılın ve denizin balıklarına ve gökyüzünün kuşlarına ve yeryüzünde hareket eden her canlı şeye hâkim olun.” (Tekvîn I/28) Evet, insanın üstün bir canlı olduğu biliniyordu. Ayrıca insanoğlunun binlerce yıllık tecrübesi de bunu ortaya koyuyordu.

Ancak Kur’ân gelinceye kadar, insanın meleklerden ve cinlerden üstün olduğu bilinmiyordu. Buna benzer bir bilgi hiçbir dinî inanışta yer almıyordu. Bilakis gerek kitaplı, gerek kitapsız din mensupları meleklerle cinlerin insanlardan daha üstün olduğuna inanıyorlardı. İnsandan üstün olduğuna inandıkları içindir ki, meleklerden medet umuyorlar ve yardım istiyorlardı. Şeytanın ve cinlerin şerrinden korunmak için de büyü ve fal gibi tılsımlı şeylerin gücüne sığınmak ihtiyacını duyuyorlardı. Mîkâil’e bereket tanrısı ve Azrâil’e Karayer, yani ölüm tanrısı gibi isimler altında tapıyorlar ve daha başka vehmettikleri birtakım görünmez kuvvetler adına putlar yapıp adaklar sunuyorlardı. Şeytanın şer için yaratılmış olduklarını bildikleri halde, ondan korunmak ve gücünden istifade etmek için ona tapıyorlardı. (Hâlâ şeytana tapan satanistlerin var olduğunu da unutmamak gerekiyor.)…

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 17.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!