İSTANBUL MEVLEVÎHÂNELERİNİN MİMÂRÎSİ

Hamdi Tanpınar Mevlevîliğin oluşumu için şunları söyler… “Tarîkat olarak Mevlevîliği esas çizgileriyle Sultan Veled kurar. Fakat teşrifatı, nezaketi, terbiyesi, sülûkun ve âyinin erkânı tıpkı mûsıkîsi gibi daha sonraki zamanın, Osmanlı devrinin ve biraz da İstanbul’undur.”1 Kanaatimce üstadın kullandığı ‘biraz da İstanbul’undur’ tâbirini ‘özellikle İstanbul’undur’ şeklinde değiştirmek de mümkündür.

Mevlevîliğin kültürel gelişiminde başrolü oynadığına inandığım İstanbul’da söz konusu tarîkatın faaliyet merkezleri olan Mevlevîhânelerin mimârîsi iki ana başlık altında incelenebilir: Bunlardan ilki, Mevlevîhânelerin şehrin içinde ve yakın çevresindeki dağılımını, bu dağılımı yönlendiren etkenleri ve bu tesisleri şehre bağlayan güzergâhları içerir. Diğeri ise, bir yandan İstanbul’daki mimârî pratiklerin, diğer yandan Mevlevîliğe has âyin ve erkânın biçimlendirdiği mimârî ortamın ve özellikle Mevlevîhânelerin ‘çekirdeği’ olan semâhânelerin tanımlanması olacaktır.

1. İstanbul’da Mevlevîhânelerin Dağılımı ve Şehirle  İlişkileri
İstanbul’da faaliyet göstermiş olan Mevlevîhânelerin dağılımına ve bulundukları çevrelere göz atıldığında, ilk dikkati çeken husus, II. Mehmed (Fatih) tarafından seyyah Mevlevî dervişlerine tahsis edilen, ancak bu işlevi uzun ömürlü olmayan kiliseden dönme Kalenderhâne ile İstanbul Mevlevîhâneleri içinde, sahip olduğu zâviye statüsüyle tâlî bir konum sergileyen Üsküdar Mevlevîhânesi dışında, bütün diğer kuruluşların meskûn alanların uzağında, mesire niteliğindeki mevkilerde tesis edilmiş olmalarıdır.

İstanbul Mevlevîhânelerinin dağılımındaki bu özelliğin kaynağını belki de, Mevlevîlerin kendi içlerinde bir seçkinler zümresi oluşturmasında, ‘ham sofular’ın tecessüsünden ve dedikodusundan uzak olmayı tercih etmelerinde aramak gerekir. Ayrıca, Mevlevîhânelerin, özellikle de tam teşekküllü kuruluşlar olan, âsitânelerin, diğer tarîkatların tekkelerine oranla daha zengin bir mimârî programa sahip olmaları, dolayısıyla daha geniş bir araziye yayılma ihtiyaçları da konumlarındaki bu özelliğin diğer bir sebebi olarak düşünülebilir.

İstanbul’daki en eski ‘özgün’ Mevlevî tesisi olan Galata Mevlevîhânesi,2 1491’de, Galata surlarının ötesinde, bânî İskender Paşa (ö. 1506)’ya ait arazinin içinde, kırlarla ve korularla kaplı bir tepede kurulmuştu. Bazı araştırmacıların, Bizans döneminden Azîz Theodoros Manastırı’nın kalıntıları üzerinde inşa edildiğini ileri sürdükleri3 bu münzevî tesisle Galata surları arasında kalan boş alan, 16. ve 17. yüzyıllarda, Yazıcı (Müeyyedzâde Mehmed Efendi) ve Şahkulu mescitlerinin4 çevresinde gelişen Müslüman mahalleleriyle dolmuş, Mevlevîhâne de Şahkulu Mahallesi’ne dâhil edilmişti.5 Öte yandan, hâlen Haliç Tersanesi’nin bulunduğu Meyyit İskelesi mevkiinden başlayan, Galata surları dışından, Şişhâne’yi içine alarak Tünel-Tepebaşı hattına kadar ulaşan büyük bir Müslüman mezarlığı teşekkül etmişti.

Frenklerin ve Levantenlerin zamanla Galata surlarının dışına taşarak, Tünel-Taksim ekseninde gelişen Pera semtini oluşturmaları sonucunda Galata Mevlevîhânesi, tesis edildiği dönemin doğal çevresine olduğu kadar, temsil ettiği zihniyete ve değerlere de oldukça yabancı bir doku içinde sıkışıp kalmıştır. Mevlevîhânenin geniş arazisi bu dönüşümün yarattığı ‘baskı’ sonucunda küçülmüş, 1899’da arsanın güney kesimi Alman Lisesi’ne tahsis edilmiş,7 Cumhuriyet döneminde (1945-1947) de, doğu yönündeki mezarlığın (hâmûşânın) bir kısmı kaldırılarak yerine, hâlen Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak kullanılan Beyoğlu Evlendirme Dairesi inşa edilmiştir.
Mevlevîhâneye ulaşmak için, Galata Kulesi’nin yakınındaki Kule Kapısı’ndan surların dışına çıkarak bugünkü Galip Dede Caddesi’ni izlemek gerekiyordu.8 Bu yüzden adı geçen kuruluş ‘Kulekapısı Mevlevîhânesi’ olarak da anılagelmiştir.

Diğer bir yol da, Haliç kıyısındaki Meyyit İskelesi’nden başlamakta ve Şişhane yamaçlarındaki gömü alanı içinden geçerek Mevlevîhâne’ye ulaşmaktaydı.9 1268 (1851/52) yılında basılmış olan Letâifnâme’de geçen şu pasaj dikkate değer: “…Yusuf Şah Yazıcıoğlu ile atlara binip iskeleye geldiler, iki çifte kayığa binip Meyyit İskelesi deyüp yanaşdılar, oradan mezaristanda tarihler okuyarak Mevlevîhâneye geldiler….”10 Pera’da yaşayan Levantenler ile bu semtte konaklayan Avrupalılar ise Mevlevîhâne’ye, o dönemde Grande Rue de Péra ya da ‘Cadde-i Kebîr’ olarak anılan İstiklâl Caddesi’nden gidiyorlardı.

Yenikapı Mevlevîhânesi11 1597/98’de, tarihi yarımadayı çevreleyen surların ötesinde, bânî Yeniçeri Kâtibi Malkoç Mehmed Efendi (ö.1646)’ye ait bir bahçenin içinde kurulmuştur. Marmara’dan Haliç’e kadar kara surlarına paralel uzanan mezarlık kuşağını, 1950’lerden itibaren yerlerini sanayi kuruluşlarına ve yeni yerleşim alanlarına terk eden, bağlar ve bahçelerle kaplı ikinci bir kuşak izlemekteydi.
Bizans döneminde ‘Melandizya’, ‘Polyandrion’ ya da ‘Rhesium’ olarak bilinen, Osmanlı döneminde ‘Yeni Kapı’ veya ‘Bâb-ı Cedîd’ adlarını alan kapı, sur içi iskânını bu tesise bağlayan yolun başlangıcında bulunduğu için, Mevlevîhâne’nin kurulmasından itibaren ‘Mevlevîhâne Kapısı’, ‘Bâb-ı Mevlevîhâne’ ya da aynı adı taşıyan diğer sur kapılarından12 ayırt edilmesi için ‘Mevlevîhâne Yeni Kapısı’ olarak anılmaya başlamış, halkın ağzında bu terimler ‘Mevlânâ Kapısı’na hatta ‘Mevlânâkapı’ya dönüşmüş, yeni tesis edilen Mevlevîhâne de ‘Mevlevîhâne der Bâb-ı Cedîd’ ya da ‘Yenikapı Mevlevîhânesi’ olarak kaynaklara geçmiştir.

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!