İnanç ve İbadet Psikolojimizi Etkiler mi? – Erol Göka

Aranızda gören var mı bilmiyorum, ben artık rastlamıyorum, eskiden ne çok vardı onlardan. Dinsel inançların bir evrimsel gelişim çizgisi içinde yol aldığına inanırlardı. Despotik aydınlatmacı bir zihniyetin ve 19. yüzyıl sosyolojisinin yaşayan son kalıntıları gibiydiler, lâkin bizim büyük şehirlerimizde sayıca çoktular. Onlara göre dinsel inançlar mitolojiden, çok-tanrıcılıktan tek-tanrıcılığa doğru evrilmiş sonra da bilimsel düşüncenin ortaya çıkmasıyla giderek ortadan kalkmaya başlamıştı. Bilim, inançları semirten korkuların kaynağında bulunan esrarengiz konuları aydınlattıkça her türlü dinsel inanç da kaybolacak; bilimin ve aklın aydınlığında hurafelerden uzak, yepyeni, huzur dolu zamanlar gelecekti. Aynen bunları savunuyorlardı, nereye gittiler bilmiyorum ama şimdilerde pek ortalıklarda görünmüyorlar. Avrupa’daki Aydınlanma anlayışının çok abartılı savunmalarından ibaret olan bu fikirler, artık caka satarak dolanamıyorlar; tam tersine savunulabilmeleri yürek istiyor. Zira geçen zaman gösterdi ki, dinsel inançlar insanların ve toplumların hayatlarında belirleyici bir role sahipler ve pek de öyle, kültür devrimleriyle, şununla bununla, bugünden yarına bir anda değiştirilebilmeleri mümkün değil. Yetmiş yılı aşkın dünyayı radikal biçimde değiştirme çabalarının ardından bir kez daha anlaşıldı: Sosyalizm, Mao Zedung düşüncesi gelip geçer ama din, karşımıza başka kılıklarda çıksa da hep bireysel ve toplumsal psikolojimizdeki yerini korur. Bilimin işi, dinsel inançlara savaş açmak değil, olgular arasındaki maddî nedensellik bağlantılarını anlamaya çalışmaktır. İnsanların büyük çoğunluğu modern zamanlarda bile türlü çeşit spritüel inançlara sahipse ve büyük dinler büyüklüklerinden bir şey kaybetmemişlerse, hâlâ en yetkin kafalar, din eksenli medeniyetler çatışmasından ve Haçlı Seferleri’nden söz ediyorlarsa, bu bir olgudur ve bunun üzerine düşünmek gerekir. Kendinizi bir bilim kilisesine kilitlemeniz, oradan dışarı çıkmamanız, inançlı insanları demokrasi gereği hakaret edip aşağıla(ya)masanız bile, küçük ve gelişmemiş olarak görmeniz, bu olguyu değiştiremez. Dinsel inançlar, bu muhkemlik özelliğini, insanın ve toplumların yapısında gördükleri asla başka bir kurum, kuruluş tarafından doldurulamayacak muhteşem özellikleri nedeniyle korurlar. Bireysel ve topluluk psikolojimizde, değiştirilmesi çok zor, kendine özgü kural ve ilkeleri olan bir mâneviyat sferi var. Bu mâneviyat sferinin psikolojik bütünlüğümüzün temininde rolü çok önemlidir. Çünkü inançlar her biri bir başka trajedi olan hayatlarımıza yol haritası oluşturabilmemizde büyük bir rol üstleniyor. Bir kere her şeyden önce, dinin sağladığı bilişsel harita sayesinde, bir teolojik kozmoloji ve kozmogoni içinde, insan olarak dünyadaki varlık nedenimiz ve konumumuz belirlenir. İkincisi ve belki daha önemlisi ölüm, özgürlük, anlamsızlık ve yalnızlık olarak karşımıza çıkan varoluşsal temel kaygılarla bir biçimde baş edilebilmesi için bu yol haritası çok gerekli.

Hepimizin hayatı bir başka trajedi. Hayatlarımızı trajik kılan temel özellik, “ölüme doğru giden varlık” oluşumuzla, fâniliğimizle ilgilidir. Eninde sonunda dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret; halk diliyle söylendikte, bu dünya, yalan dünya. “Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” sözünün şöyle ya da böyle etkilemeyeceği bir insan ruhu tasavvur edemeyiz. Üzerlerine titrediğimiz evlâtlarımız bile, geçici dünya nimetlerindendir. Yaşanan, yaşandığı andan itibaren ömrün azgın  çavlanında kaybolup gitmektedir. Belleği kadardır insanın yaşamı; geçmiş, olsa olsa hatırlayabildiğimizdir. Kalıcılık için eser bırakmaktan, toplumsal belleğe nakşolmaktan ya da hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktan, fâniliğimizi unutmaktan başka şansımız yoktur. Fânilik adlı bu oyunun, hepimiz için oynanması gereken belli sahneleri, kulağımıza fısıldanan değişmez replikleri vardır. Varoluş, bir türlü sırtımızdan çıkarıp atamadığımız bir doluluktur. “Ne işimiz var burada?”, “Kim fırlattı bizi buraya?” soruları, cevabı olmayan, yakamıza yapışmış ölümcül kenelerdir. Bu sorularla, (saçma) diyebileceğimiz derin anlamsızlıkla baş etmenin biricik yolu, sormamaktır, görmezden gelmektir. Psikolojimizin bu gerçeklerin bilince çıkmasını önlemeyi başarabilmesi gerekir. Hayata batsak da, dünya dertlerine bulansak da, etrafımıza akrabalardan, dostlardan, hayalî topluluklardan bir insan ordusu yerleştirsek de, kendimizden kaçamayız. Kendimiz dönüp dolaşıp hep ona geleceğimiz kürkçü dükkânı. Her birimiz kendi ölümümüzü öldüğümüz gibi, kendi hayatlarımızı yaşarız. Kimse, bizim hâlk olmamıza vesile olan babamız, bizi rahminde taşıyan anamız bile, bizim bedenimizi, ruhumuzu bir süreliğine olsun ödünç alamaz. Kendimize çakılıyız. Kendimiz, en hakîkî gerçekliğimizdir; nereye gitsek kendimizi de götürürüz. Yalnızız, yapayalnız. Yalnız değilmişiz gibi yapmaya, yalnızlığın zifiri karanlığında değilmişiz gibi ilişki oyunları oynamaya mecburuz.

İnsan “varoluş” olarak var olan, var olduğunun bilincinde olan, bir başka deyişle kendi yaşam projesini yapmaya muktedir, yani özgür yegâne varlıktır. Ne ki özgürlüğümüz, öyle sanıldığı gibi bir hediye değil, bir baş dönmesi, bir bulantı olarak yaşanır çoğu kez. Biyolojimizin, genlerimizin, doğa yasalarının, hukukî ve toplumsal kuralların zindanlarında sözüm ona bir özgürlük olmasını bir kenara bıraksak bile, bu hal tam bir sanal durumdur. Varla yok arası bir şey, bir felakettir özgürlük. Sonsuz yol vardır gidilecek, ama insan bir anda hem orada hem burada olamaz, tek bir yaşantıyı yaşamaya mahkûmdur. Bir yola girildi mi, o yolun tüm kurallarına uymaya, sorumluluklarını yerine getirmeye zorunludur. Ama yine de özgürlüğümüzü hissetmek isteriz, ondan vazgeçemeyiz. Hayatımızdan vazgeçeriz ama özgür olma hissinden vazgeçemeyiz. O, başımızın belasıdır. İşte insanın yaşayabilmesi, bir hayat planı yapıp, bir amaç edinip yaşantısını sürdürebilmesi için bu temel varoluşsal kaygılarını garantiye ya da bir başka deyişle askıya alabilmesi, sanki bunlardan münezzehmiş gibi davranabilmesi gerekir. Bu kadar geniş bir mönüyü barındıran yegâne yaşamsal aygıt, din tarafından sunulur. Dinsel inanç, sunduğu anlam ve davranış haritasıyla, tüm bu kaygıları bir biçimde garanti altına alarak, insana bir güvenlik alanı sağlar. Dinsel inanç sayesinde varoluşun ağırlığı, doluluğu hafişer; ömrümüz bize arada sınavlara tâbi tutulsak da bir armağan olarak gösterilir. ‹yi ki varızdır, iyi ki gelmişizdir bu dünyaya, Yaratıcımız bizi varolma şerefiyle şereşendirmiştir. Kendimizi O’nun esirgeyici, bağışlayıcı kolları na bırakabiliriz. Tehlikelerle, hırs ve tamahla dolu bu insanları n ve tabiatın dünyasında kendimizi bu kadar güven içinde başka nereye bırakabiliriz ki! Zaten bizi bir alan olsa, tamamen kabul eden olsa, örneğin bir ana, bir sevgili bunu söylese hatta yapsa, kısa bir süre sonra özgürlüğümüz orada durmamak için çırpınmaya başlayacaktır.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 15.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!