HZ. MEVLÂNÂ DÖNEMİNDE FİKİR COĞRAFYASI – AHMED METİN ŞAHİN

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hicrî 604 Rebîü’l-evvel ayında (Miladî takvime göre 30  Eylül 1207) bugün Afganistan’ın sınırları içinde kalan Belh şehrinde başlayan dünya ömrünü yine 672’de (17 Aralık 1273 Pazar günü) Konya’da tamamlayarak âhiret âlemine  intikal ediyor. Hazret-i Mevlânâ’nın babası, Hüseyin Hatibî oglu

Muhammed’dir. Bahaeddîn Veled olarak anılmı, kendisine Sultânü’l-Ulemâ diye de lakap verilmiş, yüce bir bilgindir.

Bahaeddîn, anne tarafından Hârizmahlar hânedanına mensuptur. Babası büyük bir din bilgini ve çok saygın bir insandı. Sultânü’l-Ulemâ böyle bir ilim dairesinde yetiti. Gerek Hârizmah gerekse Belh’liler tarafından çok hürmet görmü biriydi ve aynı zamanda 1221 yılında dünyadan göçen Necmeddîn-i Kübrâ’nın, Kübreviyye tarîkatına mensuptu. Görülüyor ki Mevlânâ’nın dogup büyüdügü bu mübarek ev bir medrese ve bir ilim yuvası hükmünü taımaktaydı. Aynı zamanda burası büyük bir tasavvuf okuluydu.
Bu kısa tanıtımdan sonra, o vakitler bu cografyada yaayan ilmî akımlara bir bakalım. O yıllarda bazı Müslüman bilginler tarafından, Yunan felsefesinden tercümeler yapılarak fikrî bir akım balatılmıtı. Bu durum Islâm ulemâsı arasında münakaalara ve bazı düşmanlıklara da sebep olmutu. Böylece bir felsefe hükemâsı meydana çıkmıtı.

Bu durumda sûfîlerin büyüklerinden sayılan Bahaeddîn Veled de ister istemez bu duruma karı çıkmı, kaynagı vahy olan bu mübarek dinin bu tür kimselerin elinde yozlamaya, bozulmaya dogru gidecegini bildigi için bu hususta haklı bir direnie yönelmiti. Bu durum karısında Sultanü’l-Ulemâ gibi düünen ve vahyin geregine uygun yaamanın kesin dogru olacagına inananlar da vardı. Çün-
kü felsefeciler gibi düünenler, din bilgilerini hep felsefenin mantıgı ile izah etmekte idiler. Bu bir mânâda, inanca akıl katmaktan baka bir ey degildi. Hüccetü’l-Islâm Gazzâlî, Ibn-i Sinâ, Farabî gibi feylezofları küfür derecesinde görerek felsefecilere karı Tehâfütü’l-Felâsife isimli mehur eserini yazdı. Böylece bu felsefî görüşlerin din ile ilgisi ulemâ tarafından da reddedilir bir duruma gelmiş oldu. Bu asrın felsefeye en büyük hücumunu böylece Gazzâlî ortaya koymuş oldu.

Şüphesiz ki din hakîkati, Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla, kullarına duyurulmak istenen, kullarının Allah’ı tanıyarak, dünya hayatlarını bu dogrultuda yaamalarını ögrenecekleri dupduru bir kaynaktan ibarettir. Bu müesseseye insan elinin müdahalesinin, bu müesseseyi rayından çıkaracak ve eski ümmetlerin baına gelen felaketlere erimeyi hızlandıracak bir durum oldugu herkesçe âikâr olarak bilinmektedir. Islâm’ın ve Kur’ân’ın korunacagını, yüce kitabında beyân buyuran Rabbimiz, yüce kullarından olan velîler ve müceddidler göndererek vahyin korunmasını ve devamını saglamıtır. Bu felsefî akımların artarak devam etmesi Sultanü’l Ulemâ’nın va’zlarına konu olarak girmiş ve karşı tarafta bulunan Fahreddîn Râzî gibi büyük bir müfessirin düşmanlıgını çekmiş ve Fahreddîn Râzî’yi sayıp seven Hârizmah’ın da husûmetine sebep olmuştur.

Islâm cografyasının her tarafındaki bu tür fikrî çatımalar,bazı kavgaların da sebebi olagelmitir. Bu fikrî çatışmalardan rahatsız olan Sultanü’l-Ulemâ, zarurî olarak hicret etmeye karar kılmıştı. Zaten kürsüsünde felsefeyi agır bir dille eleştirmekte ve bu yolda yürüyenleri de bid’atçı ve acemî olarak kınamaktaydı.

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!