HZ.MEVLÂNÂ’NIN BABASININ MÜRSIDI…

 

Ticaretle meşgul olan bir ailenin çocuğu olarak 1145 yılında Harezm’in Hive şehrinde dünyaya gelen Ahmed, ilk tahsilini bu şehirde yaptı. Daha sonra, dinî ilimlerde derinleşmek gayesiyle ilmî yolculuklara başladı. Nişâbur, Tebriz, Hemedan, İsfahan, Mekke, İskenderiye gibi o dönemin ilim ve irfan merkezlerinde tahsil ve terbiyesine devam etti. Dinî ilimler ve özellikle hadîs ilmiyle yakından ilgilenen Ahmed b. Ömer, hocaları ve arkadaşlarıyla yaptığı ilmî tartışmalardaki üstünlüğü sebebiyle ilk lakâbını aldı: Tâmmetü’l-Kübrâ. Kur’ân-ı Kerîm’in Nâziat sûresinde geçen bir terim (âyet 34) kıyamet için kullanılmakta ‘büyük sarsıcı olay’, ‘her şeyi alt eden felaket’ anlamına gelmektedir. Bu lakabın birinci bölümü unutulmuş ve ‘büyük’ anlamına gelen ‘Kübrâ’ kısmı kalmıştır. Türkçe’de başarılı ve üstün insanlar için kullanılan ‘Felâket adam’ ifadesi burada hatırlanabilir. Ona ‘Âyetullahi’l-Kübrâ’ diyenler de vardır. Necmeddîn-i Kübrâ hayatının en değerli yıllarını medreselerde müderrislerle birlikte geçirirken Hive’ye yakın bir şehirde Ahmed Yesevî, Yesi/Türkistan’da kurduğu dergâhta insanlara bir başka konuyu anlatıyordu. Daha çok yeni Müslüman olmuş ve olmakta olan Türkmenlere imânı, İslâm’ı ve ihsanı öğretiyordu. Onlara bazen âyet, bazen hadîs,bazen da kendi ‘hikmet’lerini okuyordu:

Kul Hace Ahmed Hak sözini söyledi ötdi
Aynelyakin, tarîkatta bozlap ötdi
İlmelyakin, şeriatnı közlep ötdi
Hakkalyakin, hakikatdın aydım mena
***
Heyhat, heyhat saadettür ol Mustafa
Heyhat, heyhat ganimetdür ol Mustafa
Heyhat, heyhat inâyettür ol Mustafa
Kimler içun keldi Resul bildingiz mi?
***
Tarikatga siyasetliğ mürşid kerek
Ol müşide itikatlığ mürşid kerek
Hizmet kılıp pi rizasın tapmak kerek
Mundağ âşık Hakdın uluş alar imiş
Bu yıllarda Necmeddîn-i Kübrâ tasavvufî konulara -ilgi duyması bir tarafa- karşı çıkıyordu. Mutasavvıfl arın sesli zikir meclisleri gibi bazı davranışlarını, vahdet-i vücûd gibi bazı düşüncelerini sivri buluyor ve mevcut kültürüyle  reddediyordu.

 

Yaşı otuz beşe yaklaştığında medrese ilimlerinde zirveyi  yakalayan bu şahsa çevresi büyük bir ilgi ve sevgi gösterirken Necmeddîn Ahmed kendi iç dünyasıyla yüzleşiyordu. İçinde uzun zamandır varlığını hissettiği bir ses ona bir şeylerin
eksik olduğunu söylüyordu. Medresenin, kitabın ve kalemin tatmin etmediği bu ‘ses’e ciddi olarak kulak verdi. Ve yeni bir‘yolculuk’ kendini gösterdi.

Dizful şehrinde misafir olarak bulunurken rahatsızlandı,dostları onu İsmail Kasrî’nin dergâhına götürdü. Gece başlayan sesli zikir/semâ’ meclisi Necmeddîn-i Kübrâ’nın rahatsızlığını biraz daha artırdı. Fakat zikrin sonunda gelen huzur hali beklenen kararın verilmesine sebep oldu. Ertesi gün İsmail Kasrî’ye gidip intisab etti ve bundan sonraki‘ yolculuk’ların onun rehberliğinde olacağını kabul etti.

İsmail Kasrî kısa bir süre içinde yeni mürîdinin ilgi, bilgi ve tecessüslerini kavradı. Daha sıhhatli bir gönül eğitimi için onu Ammâr-ı Yâsir Bitlisî’ye gönderdi. Bu dergâhta sergilediği bazı davranışlar Kasrî’yi haklı çıkardı. Necmeddîn-i Kübrâ medrese ilimlerinin kendisine verdiği ‘hava’dan kurtulamamış, kibrin tehlikeli sahillerinden ayrılamamıştı.

Bu sefer Kahire’nin yolu görünüyordu. Ele avuca gelmez dervişin sükûnet bulması için Ruzbihân-ı Mısrî’nin himmeti ve hizmeti isteniyordu. İstenen hâsıl oldu. Tekrar Ammâr-ı Yâsir’in yanına döndü. Mürşidler arasındaki Tebriz’li Baba Ferec de bu Kübrevî  sofrasında ‘tuz’u olanlardan biridir. ‘Mürîd alışverişi’ yeni bir şey değildi.

Mürşidler mürîdlerinin iç dünyalarının ‘fotoğraf’ını çektikten sonra gereğini yapmakta yetersiz kalabilecekleri an, onu başka yerlerdeki meslektaşlarına göndermekte hiçbir tereddüt östermemişlerdir. Burada önemli olan kişinin yetişmesidir, şu veya bu dergâhta yetişmiş olması önemli değildir. Çünkü her mürşid her kabiliyeti gereği gibi yetiştiremeyebilir.

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!