HAZRET-İ İNSAN VE ÜMİT – Dr. Mustafa MERTER

Mesnevî-i Şerîf ’te, Cenâb-ı Pîr Hz. Mevlânâ’dan şu beyitler zikredilir:

“İşin hakîkati şudur ki; velîyi, velî bilir ve kutbu da kutub tanır, âlimi âlim anlar, ârifi de ârif tarif eder, fazilet ehlini de yalnız fazilet  sahipleri bilir.” (Hz.Mevlânâ, Mesnevî C IV b. 1692-1694)
Aslında bu mevzuun, hikmet ehli, hazret-i insan makamına nâil olmuş bir insan-ı kâmil tarafından kaleme alınmış olması gerekirdi. Haddimiz olmadığı halde, görev verildiği için, bu çok hassas mevzua, tasavvuftan feyz almaya çalışarak insanın nefs yapısını anlama gayretinde olan bir psikiyatristin görüş açısından yaklaşacağız. Erenlerin himmet ve affına sığınırız.

Hazret-i insan her insanda  potansiyel olarak var olan en yüce makamı ifade eder ve şu Kur’ân âyetlerinden ve hadîs-i şerîflerden hareket edersek bu sonuca  varırız. Öncelikle insan Tin sûresinin 4-5. âyetlerinde zikredildiği gibi “Ahsen-i takvîm” üzere en güzel şekilde yaratılmıştır. Sonra  Rabbimiz insana başka hiçbir varlığa bahşetmediği kendi ruhundan bir parça taşıma ayrıcalığını ihsan etmiştir. Sâd sûresi 72. ve Bakara sûresinin 30. âyetlerinden anladığımız gibi bu şekilde yaratılmış insan, Rabbimizin dünyadaki temsilcisi, halîfesi olmaya namzettir. Hemen sonra nâzil olan 31. âyette ise insanın bu yüce görevi taşıyabilmesi için mücehhez olduğu anlaşılır, çünkü tüm isimler ona öğretilmiştir. Efendimiz (a.s.m.)’in hadîs-i şerîflerine baktığımızda ise öncelikle “insanın İslâm fıtratı üzerine yaratıldığı” müjdesini alırız.

“Her doğan İslâm fıtratı üstüne doğar, sonra anne/babası onu Hristiyan, Yahudi ve Mecûsi yapar.”

Bu hadîs-i şerîfi Rum sûresinin 30. âyet-i kerîmesi ile birlikte değerlendirebiliriz.

“O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Rum 30 (Elmalılı Hamdi Yazır)

Demek ki tüm insanlarda, bilâ istisna -en beğenmediklerimizde bile- potansiyel olarak hazret-i insan durur. Bu mefhum, kolay anlaşılır da olsa, tatbikatta tasavvufun en zor ve sorumluluk getiren yönlerinden birisidir. Hz. Mevlânâmızın mecazı ile, dışı taş gibi görünse bile, derûnunda kişiye has bir mücevher gizlidir, bazısında yakut, bazısında zümrüt,
bazısında ise elmastır. Bu kişiye özel, en yüce vasfa, ism-i âzâm denir. Aslında sayıları sonsuz olan Esmaü’l- Hüsna’dan birisi nasıl Rabbimizin büyük ismiyse, her fert de kendi büyük ismiyle müşerref olmaya namzettir. Bizlere emanet edilen isimleri bir senfoninin nağmeleri gibi düşünürsek, her fert o nağmelerden kendi özel oratoryosunu icra edebilme kabiliyeti ile mücehhezdir. İşte taşı kırıp derûnundaki mücevher hâline gelmiş veya nağmeleri besteleyip kendi senfonisi olma şerefine nâil olmuş insana, insan-ı kâmil denir.

İnsan önce uykuya, yemeye muhtaçtır. Fakat nihayet meleklerden de üstün olur. Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru Süha yıldızına kadar çıkar! Karanlık âlemi aydınlatır… Demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer.

(Hz. Mevlânâ, C IV, b. 1876-8)

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 17.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!