HAKÎKAT YOLUNDA HZ. MEVLÂNÂ’NIN ÖNCÜLERİ – SALİH ÇİFT

Havf ve recâ (korku ve ümit), tasavvufî dünya görüşünün üzerine bina edildiği temel kavram çiftlerindendir. Buna göre, hakîkat menziline varmak üzere yola koyulan sâlikin hadefine varması, Allah’ın huzurundaki ideal tavrı gerçekleştirmesine, yani havf ve recâ hallerini belli bir dengede tutmayı başarmasına bağlıdır.

Ne var ki, beşerin temel niteliklerinden olan aşırılığa meyil zaman zaman bu hususta da kendini belli etmiştir. Daha henüz zühd döneminde tasavvufî düşüncenin zirve isimlerinden olan Hasan-ı Basrî (ö. 110/729), Allah korkusunun (havf) baskın olduğu bir tavrı zühd anlayışının temeline yerleştirirken1 ondan hemen sonra gelen Râbiâ el-Adeviyye (ö. 185/801) ise ümidi (recâ) ön plana çıkarmıştır.2 Râbiâ’nın tercihi, bir alternatif geliştirme kaygısının neticesi değil, Varlığın Sahibi’ne yönelik sevgisinin (mahabbet) doğal sonucudur. Şüphesiz söz konusu dönemde her iki tavrın yegâne temsilcileri Hasan-ı Basrî ve Râbiâ değillerdir. Fakat onlar özellikle III./IX. asrın teorisyen sûfileri tarafından büyük oranda sınırları belirlenen bu iki tavrın sembol isimleri olmuşlardır.

Sevginin eşlik ettiği ümit ağırlıklı tasavvuf anlayışını Râbiâ’dan itibaren benimseyen ve bu neşveyi bilhassa şiir ve dualarında terennüm eden sayısız mutasavvıf mevcuttur. Bununla birlikte, gerek yaşantısıyla gerekse ortaya koyduğu eserlerle bu tavra asıl kıvamını kazandıran isim Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî olmuştur. Mevlânâ, tıpkı diğerleri gibi, esas itibariyle fıtrî özelliklerinin sâikiyle aşk pınarının kaynağına ermiş olmakla beraber, onun serüvenini, kendisinden önce benzer bir seyir takip ederek tecrübe etmiş olan başka sîmalar da mevcuttur. Bunların tamamını kısa bir çalışmanın sınırları içinde ele almak mümkün olmadığı gibi, Mevlânâ Celâleddîn’in şeyhleri ya da kendileriyle görüştüğü ve tesirinde kaldığı kimseler de bu yazıda konu edilmeyecektir. Bilakis burada, ortak derûnî deneyimlerini birbirine yakın ifadeler ve benzer metaforlarla kelimelere döken, ihtiyaç duydukça öncekilerin eserlerinden istifade eden ve aynı çizginin farklı zaman dilimleri ve coğrafyalardaki temsilcileri durumunda olan sınırlı sayıdaki isim üzerinde durulacaktır. Bunlar, Mevlânâ’nın ilk öncüsü olarak nitelenebilecek görüşleriyle tanınan Yahyâ b. Muâz er-Râzî (ö. 258/876); daha ziyade Mevlânâ tarzındaki çoşkun şiirleri ve eylemleriyle şöhret bulan Ebû Saîd Ebu’l-Hayr (ö. 440/1048); tasavvuf tarihinde, tıpkı Mevlânâ gibi ‘aşk’ denilince ilk akla gelen isimlerden olan Ahmed Gazzâlî (ö. 520/1126) ve Mevlânâ’nın henüz küçük yaşta iken kendisiyle görüştüğü rivayet edilen Ferîdüddîn-i Attâr (ö. 618/1221)’dır. Bu isimler, özgün tecrübelerinin ürünlerini ortaya koyarlarken, öncülerinden devraldıkları mirası daha da geliştirerek sonrakilere devretmiş gibi gözükmektedirler.

Bu çizgiye mensup sûfîlerin varlığa dair yorumlarının merkezinde ‘aşk’ yer alır. Onlar, eşyanın varlık sahnesine çıkışını ve Yaratan-yaratılan ilişkisini aşkla izah etmeye çalışırlar. Başlangıçta nispeten temkinli ifadelerle ortaya konulan bu tavrın ilerleyen zamanda sınırları pek de tayin edilemeyen noktalara ulaştığı bilinmektedir. Bundan dolayı kendileri zaman zaman şer’î sınırları zorlayan fikir ve uygulamaları sebebiyle hemen her dönemde farklı kesimlerden gelen sert eleştirilere muhatap olmuşlardır.
Yukarıdaki isimlerin ortak oldukları bir başka husus ise hemen hepsinin tasavvufta belli merhaleleri kat etmeden evvel temel dinî disiplinlerin birçoğunda uzmanlaşmış olmalarıdır. Bir başka ifadeyle onlar mensubu bulundukları dinin genel kabul gören zâhirî yorum biçimlerinden ileri düzeyde haberdardırlar. Bununla beraber söz konusu sûfîlerin tasavvufî tercihleri ve bu doğrultuda ulaştıkları neticeler taklid ve tevârüsle izah edilemez. Bunlar kısmen akla, esasen kalbe dayanan varoluşsal bir çilenin ürünüdür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde, ortaya koydukları görüşlerin neden bu denli yankı bulduğu sorusu kendiliğinden cevaplanmış olmaktadır. Zira onların çabaları etraflarına kalabalıkları toplamak suretiyle şan, şöhret ve nüfûz kazanmaya değil, varlık denilen sonsuz çokluk içinde kendi mevcudiyetlerini her açıdan sorgulayıp, neticede ancak varlığın özüyle temas sayesinde elde edilebilecek olan ebedî huzuru elde etmeye ma’tûftur.

Yahyâ b. Muâz er-Râzî
Aslen Reyli olan Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Kerrâmiyye’nin kurucusu Muhammed b. Kerrâm (ö. 255/869)’ın da hocası olan Ahmed b. Harb (ö. 234/849)’in mürîdlerindendir. Döneminde yaşamış olan pek çok ünlü mutasavvıf ile görüştüğü bilinen Yahyâ b. Muâz, maalesef ehemmiyeti oranında tanınan bir sûfî değildir. Onun fikirleri zühdden tasavvufa geçiş evresinin izlerini taşır. Kalbin mânevî düzeyleri ile tasavvufî makamlara yönelik tasnifleri, mahabbetle ilgili öncekilere nazaran aşırı denebilecek yorumları, raks ve semâ’ın yüceltilmesine dair görüşleri ve fakrın yerine gınâyı tercih etmiş olması bu hususlara örnek olarak gösterilebilir. Yahyâ b. Muâz er-Râzî tasavvuf tarihinde ‘vâiz’ sıfatı ile anılan ilk sûfîdir. Bu da onun, kendisinden önce açıktan dile getirilemeyen pek çok tasavvufî meseleyi halk içinde rahatlıkla değerlendirebilecek tecrübeye, bilgi birikimine ve özgüvene sahip olduğunun kanıtı durumundadır. Seyr u sülûk boyunca aşılması gereken belli makamlardan sistematik olarak bahseden ilk sûfîlerden biri yine Yahyâ b. Muâz’dır.

Onun makamlarla ilgili olarak yapmış olduğu yedili tasnif daha sonraki mutasavvıflar tarafından da kullanılmıştır. Ayrıca o, tasavvufî düşüncenin temel meselelerinden olan velâyet konusundaki ilk teorik izahların sahiplerinden biridir. Güçlü mahabbet anlayışının tesiriyle korku (havf) yerine ümîde (recâ) ağırlık veren ve bunun doğal neticesi olarak    Yaratan’la ‘senli-benli’ denebilecek tarzda bir üslûpla ‘söyleşen’ Yahyâ b. Muâz’ın bu tavrını tıpkı dualarında olduğu gibi şiirlerinde de gözlemlemek mümkündür. Mahabbet meselesinde Yahyâ b. Muâz’ın hareket noktası Yaratan-yaratılan (Hâlık-mahlûk) ilişkisidir. Ona göre Allah, kullarını severek  yaratmıştır ve hâlen de sevmeye devam etmektedir. Dolayısıyla insanın hâlk edilişiyle başlayan mahabbet çift yönlü ve sürekli bir eylemdir. Bir taraft a Yüce Yaratıcı Allah, diğer yanda ise insan bulunmaktadır. Ancak, bu eylemde Allah’ın insana olan sevgisinin niteliğini tayin ve tespit etmek imkân dâhilinde değildir. Bununla birlikte Yahyâ b. Muâz, bu sevgiyi birilerine anlatmak ve dolayısıyla tasvir etmek gerektiğinde, bunu kısmen anne-babanın evlâda karşı olan sevgisiyle kıyaslamanın mümkün olabileceğini söylemektedir. Güçlü mahabbet duygularının tesiri ile dile getirdiği anlaşılan bir şiirinde Yahyâ b. Muâz şöyle demektir:
Kişinin derdi, Melik’ine olan sevgisiyse eğer,
Derman verecek tabip olarak O’ndan başka kimi ister!
Allah’la birlikte, her anı zevk ile geçer,
Sen onu gâh isyan, gâh itaat halinde gör ister.

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!