GEL RÜSÛHÎ’NİN SÖZÜNÜ DİNLE Nutk-ı Şerîflerde Şeyh İsmail Rüsûhî…

Hazret-i Şârih Şeyh İsmail b. Ahmed er-Rüsûhî el-Bayramî el-Mevlevî (ö. 1041/1631) Galata Mevlevîhânesi’nin yedinci postnişîni ve ‘İstanbul Mevlevîliğinin pîri’ şeklinde vasfedilmeye lâyık bir mürşid-i kâmildir. Ankara’da dünyayı teşrif etmiş, medrese ilimlerini tahsil etmiş, gözlerinde zuhûr eden remed (katarakt) hastalığının tedavisi için Konya’ya gidince Mevlevî Âsitânesi makam çelebisi I. Bostan Çelebi Hazretleri (ö. 1040/1631)’nin taht-ı terbiyesinde sülûkunu ikmâl etmiş, ahvâl ilimlerini idrak ederek ‘zü’l-cenâheyn’ olmuş, Çelebi Efendi’nin tensîb ve tâyiniyle Galata Mevlevîhânesi postnişînliğine iclâs edilmiştir.

22 yıllık irşad faaliyetiyle gerek Mevleviyye tarîkinde gerek Osmanlı ilim ve irfan hayatında çok mühim tesirler bırakmıştır. 28 adet telifâtı arasında yer alan Mecmûatü’l-letâif ve Matmûrâtü’l-maârif adlı Mesnevî şerhi, Osmanlı’dan günümüze değin en muteber şerhlerden biri addedilir. Doğu ve Batı’da Mesnevî vadisinde çalışma yapan kalem erbâbının, Mesnevîhânların bîgâne kalmadığı bir eserdir. Minhâcu’l-fukâra adlı tarîkatnâmesi ise Veled Çelebi İzbudak (ö. 1370/1950)’ın tâbiriyle her bir Mevlevî dervişinin okuması gereken tarîkat ilmihâlidir. Mesnevî, Kasîde-i Tâiyye ve Hamriyye, Nakşu’l-fusûs şârihi olarak Hz. Pîr Mevlâna Hüdâvendigâr, âşıkların kutbu Ömer İbnü’l-Fârız ve Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî marifetini satırlara ve sadırlara nakşetmiş, gerek Mevleviyye’nin gerek diğer tüm turuk-i aliyyenin taklid değil tahkik yolu olduğunu, varlık hakîkatlerini ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn idrak etme yolculuğu olan tahkikin ancak zinde bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde seyr u sülûk ile tahakkuk edeceğini tüm eserlerinde vurgulamıştır. Devrindeki bî-idrak Kadızâdelilere ve tasavvuf münkirlerine mesâil-i sûfiyyenin Kur’ân-ı Kerîm, sünnet-i Muhammedî ve sîret-i evliyâullah esaslı olduğunu hakkıyla ispat etmiş, tasavvuf yolunun lâkaydlık ihtiva etmediğini, ciddiyyetle ve cesaretle ele alınması gerektiğini, şerîatsız, usûlsüz ve erkânsız tarîkatın âtıl ve bâtıl olacağını ifade etmiştir.
‘Dinde derinliğine bilgi sahibi, temkin ehli, sabit-kadem’ anlamına gelen ve ebced hesabıyla Galata Mevlevîhânesi’nin inşa tarihine (897/1491-1492) işaret eden ‘rüsûh’ kelimesine nisbetle ‘Rüsûhî’ mahlaslı nutk-i şerîfleri vardır. Muhabbet ve marifet neşvesini izhâr ettiği bu manzûm âsârı kayda değerdir. “Artık iş tamam oldu. Şimdi usûlü ile vüsûle müşerref olmak arzusundayım. Tecrid ehlinin gelişi de gidişi de aynı minval üzere olmak gerektir. Hakîkî dost posta bağlı değildir.” diyerek dâr-ı ukbâya intikal eden Rüsûhî Dede’nin kabr-i şerîfi Galata Mevlevîhânesi haziresindedir.1 Şeyh Gâlib (ö. 1213/1799), Molla Murad lakaplı Şeyh Mehmed Murad-ı Nakşbendî (ö. 1264/1848) gibi birçok ulemâ ve evliyâ-ı izâmın Rüsûhî Dede’ye medhiyyeleri, vefatına düşülen tarihler, türbe-i şerîflerindeki levhalara nakşedilen beyitler Rüsûhî mânâsını vasfeden kayıtlardır.

 

 

Rüsûhî mahlaslı nazm-ı şerîflerinden birkaçı:
Gel Rüsûhî’nin sözünü dinle semâ’a âşık ol
Key tekûne beyne ehli’l-ışki min ehli’ş-şerefi.
xxx
Ey Rüsûhî artık murâd hâsıl oldu
Gam eserini gönül levhasından yıkadım.2
xxx
Mey-horde-i meyhâne-i mestân-ı hüdâyız
Mestâne-i peymâne-i merdân-ı hüdâyız
Sen sanma bizi zâhid veya şeyh-i mukallid
Rindân-ı harâbât-ı nedîmân-ı velâyız
Biz dimeyiz irfanlı bir kimseyiz ammâ
Fî nefsi’l-emr cümle hüdâyız heme lâyız
Ârif ola gör anla sözüm kesb-i kemâl et
İstersen eğer göstere her şeyde hüdâyız
Firkatte vü vuslatta değil rûhumuz anla
A’cûbe seyrdir ki visâl içre hüdâyız
Mahv eylemişiz özümüzü sözümüzü biz
Pes mahvı koyup sahva gelüp ehl-i bekāyız
Ger yüzde olursak yüzümüz bir yüze sâcid
Yüz yerde gezer aşkla birkaç fukarâyız
Sûrette fenâ şekli ile ehl-i gınâyız
Ma’nâda gınâlar verici mun’im-i mâyız
Bir cür’a meye bezl ideriz kârımızı biz
İşretindeyiz bâde-horuz ehl-i safâyız
Pervâz idemez murg-ı hıred mertebemizde
Biz evc-i hakāyıkta gezer turfe-hümâyız
Menzilgehimiz mertebe-i vahdet u kesret
Hem ânda vü hem bunda görünür büdelâyız
Geh âbid u geh zâhid u geh nâsih-i sırr-ı gû
Geh sûfî u geh sâfî u geh bî-ser u pâyız
Geh mest u geh ayık gehî âlim gehî fâsık
Geh hayretle bir şey bilmez cühelâyız
Benlikten u senlikten idüp özümüzü pâk
El-minnetü lillâh ki bu dem bî-men u mâyız
Her kim ki Rüsûhî gibi aşk ile fenâdır
Hâk-i rehine cânla baş ile fedâyız.
Sermest-i câm-ı aşkım hayrân-ı beng-i vahdet
Vehhân-ı vâdî-i şevk reyyân-ı âb-ı vuslat
Sebbâh-ı bahr-i irfân seyyâh-ı âlem-i cân
Miftâh-ı arş-ı rahmân misbâh-ı kil-i zulmet
Sanma ki bûm-i şûmem olam harâba mâil
Şehbâz-ı evc-i kudsem saydım-durur hakîkat

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!