GAVSÜ’L-Â’ZÂM ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ(k.s.) – Muhammed Fâdıl CEYLÂNÎ

Mârifetler hazînesi, her kutbun mercii, yüce makamlar sahibi, ârif, doğunun ve batının sancağı, şeyh-i kâmil Abdülkâdir-i Geylânî hâlen İran sınırları içinde bulunan ve Hazar denizinin güneyinde yer alan Geylan’ın Neyf köyünde dünyayı teşrif etmiştir. Burası, eski coğrafyaya göre Taberistan’ın öbür tarafıdır.

Bölgenin ismi Geyl, Geylân, Cîl ve Cîlân şeklinde de telaffuz edilir. Dolayısıyla onun nisbetine Geylânî, Geylî, Cîlî ve Cîlânî de denilmektedir. Tarih, tabakât ve hal tercümesi kitaplarının çoğunluğu onun künyesinin Ebu Muhammed ve nisbetinin de Cîlânî ya da Cîlî olduğunu söylerler.1
Ona atfedilmiş pek çok lakap vardır. Bu lakapların her birisi de onun ilmî derecesine, faziletine, yüceliğine, mertebesine işaret etmektedir. En meşhur lakaplarından biri ‘İmam’dır. Bir ilimde iyice derinleşmiş kimseler için kullanılan bu lakabı ona atfedenlerden birisi Sem’ânî’dir.2 Diğer bir lakabı ise Müslümanların önderi anlamına gelen ‘Şeyhü’l-İslâm’dır. Zehebî3 bu lakabı bilhassa Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ’sında zikretmektedir.4 Seyyid Abdükâdir Geylânî’ye birçok sıfat ve lakaplar verilmiştir fakat bunlar içinde üç önemli lakabı vardır: Muhyiddîn (dîni ihya eden, el-Bazü’l-eşheb (alaca5 doğan6) ve el-Gavsü’l-a’zâm (en büyük gavs). Son iki sıfat hassaten Abdülkâdir Geylânî için kullanılmış, isim belirtilmeden bu sıfatların kullanıldığı yerlerde o kastedilmiştir.7 Doğumunun hicrî 470 yılına rastladığını tarihçilerin çıkarımlarından öğreniyoruz. Bunun sebebi, Abdülkâdir Geylânî’nin doğum tarihini tam olarak hatırlayamaması, kendisine doğum tarihi sorulduğunda; “Tam olarak bilemiyorum ama Bağdat’a Allâme et-Temimî’nin öldüğü sene geldim ve o zaman on sekiz yaşındaydım.”8 diye cevap vermesi olsa gerektir. Aile silsilesi tertemiz ve asil bir silsile olup anne tarafından da, baba tarafından da beşeriyetin en hayırlısı olan Hazret-i Peygamber (s.a.s.)’e ulaşmaktadır. Hazret-i Geylânî’nin babası tarafından aile şeceresinde adı geçen, büyük dedelerinden Abdullah el-Mahd, Medine-i Münevvere’de doğmuş, orada Ehl-i Beyt’ten olan insanlar arasında yetişmiştir. İsmi duyulunca, ilim ve faziletinden istifade etmek isteyen insanlar etrafını doldurduğu için bazı fitneciler bu durumdan rahatsız olmuş, kendisini Abbâsî Halîfesi Ebu’l-Abbâs el-Mansûr’a şikâyet etmişlerdir. Halîfe onu ailesi ile birlikte Bağdat’a getirtip hapse attırmış, (h. 144) onlara çeşitli işkenceler yaptırmış hatta öyle ki bazı aile fertleri bu işkencelere dayanamayarak ölmüştür. İmam Abdullah el-Mahd da hapisteyken vefat etmiştir.
Abdullah el-Mahd’ın ailesi, Hazret-i Ali soyundan gelenlere yapılan baskı el-Me’mûn zamanında kalkıncaya kadar Bağdat’ta ikamet etmiştir. Baskı kalkınca çeşitli memleketlere dağılmışlardır. Onların kimi Hicaz’a, kimi Yemen’e hicret etmiş ve oralarda emirlikler kurmuşlardır. Aileden kimileri de Mağrib (Fas)’e göçmüştür. Kimileri ise İran topraklarına göç etmiş, Geylân’a yerleşmişlerdir. Burada mânevî bir emirlik kurmuşlardır. Bunlar, Abdullah el-Mahd’ın oğlu Mûsâ el-Cûn9’un nesli olan Cûn oğullarıdır. Hazret-i Ali neslinden gelen bu aileye ‘Eşrâfü Geylân’ ismi verilmiştir. İşte Seyyid Abdülkâdir Geylânî, bu temiz aile içerisinde doğmuş, yetişmiş ve bu güzel aile onun şahsiyetinin temel dayanağı olmuştur.Şeyh Abdülkâdir Geylani’nin dünyaya geldiği dönem, Abbasî Devleti’nin son dönemidir ki, bu da hicrî V. asrın ikinci yarısına tekabül eder. Bu dönem aynı zamanda Abbasîlerin üçüncü devresidir ve maddî, mânevî, sosyal ve ahlâkî anlamda her türlü fitne ve fesadın arttığı bir zaman dilimidir. Bu devrede Selçuklular idareye hâkim olmuş fakat Abbasîler ismen yine halîfe olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu dönem Abbasîlerin Hicrî 656 yılındaki yıkılışına kadar sürmüştür.
Ne var ki Selçuklu sultanları memleketi tek başına yönetememişle; zira komutanlar ve kabile reisleri de idareye karışmışlardır. Bu durum Selçuklu sultanları arasındaki taht kavgalarını da beraberinde getirmiştir. Bu da türlü fitne fesada sebep olmuştur. Dolayısıyla askerler de Bağdat’ta zaman zaman bozgunculuk çıkarmışlar, halkın ve tüccarların mallarını yağmalayıp gasp etmişlerdir. İnsanlar bir yandan açlık çekerken bir yandan da korku dolu günler yaşamışlardır. Bağdat’ta halîfeler, Mısır’da da Fâtimîler arasında meydana gelen çok şiddetli tartışmalar ve kavgalar sebebiyle bu dönemin en belirgin özelliğinin sıkıntı ve meşakkat olduğunu söyleyebiliriz.
Bunlara şu hususu da ilave etmek zorundayız. İnsanlar arasında meydana gelen mezhep ve inanç kavgaları zaman zaman katl ve tekfir boyutuna kadar ulaşmıştır. Bâtınîler, görüşlerini ve inançlarını yaymak için toplu ölümler gerçekleştirmişlerdir. Şükür ki devrin önde gelen Müslüman imam ve âlimleri, bu yoldan çıkmışlara karşı gerekli cevabı vermişlerdir. Onların kötü düşüncelerini ve tuzaklarını asırlar boyunca ayağa kalkamayacak derecede yok ederek durumu düzeltmişlerdir. Taberî, İbn Kesîr, Şehristânî, İbn Hazm, İbnü’l-Esîr, Makrîzî, Gazâlî bu hususta emeği geçenlerden bazılarıdır. Fakat yaşananlar bununla da bitmemiş, ümmet gövdesinin üzerine bir kara gölge daha çökmüştür ki bu da Moğol istilasıdır. Fesadı bir başka fesat ortadan kaldırır. Bu konuyla alakalı olarak şu âyet oldukça düşündürücüdür: “İşte böylece, kendi yaptıkları sebebiyle bazılarının başına bazı zalimleri geçiririz.” (En’âm sûresi, 129)

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 18.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!