Emin Işık Röportajı

1936 yılında Hatay merkez ilçeye bağlı Karmanca Köyü’nde doğdu. İlk dinî eğitimini aynı zamanda köyün imamı olan babası Hoca fiemseddîn Efendi’den talim etti. İlkokuldan sonra iki yıl Antakya Kur’ân Kursu’nda talim okudu, hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam Hatip Lisesi’nden 1960 yılında, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu. Dört yıl kadar İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmeni ve idareci olarak görev yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (YÖK kanunu gereğince Marmara Üniversitesi’ne bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüştü.) Kur’ân İlimleri ve Tefsir Anabilim Dalı’nda Ebubekr İbnu’l Enbârî’nin “Kitâbu’l-Vakfi ve’l-İbtidâ” adlı eseri üzerinde yaptığı edisyon kritik çalışmasıyla doktor oldu. Otuz dokuz sene dört ay süren resmî hizmetinden sonra 2001 yılında emekli olan Emin Işık, yüzden fazla ilmî makale ve ansiklopedi maddesi yazdı. Celâl Hoca Hayatı ve İlmî fiahsiyeti, Devleti Kuran İrade, Kur’ânın Getirdiği, Belh’in Güvercinleri eserleri arasındadır. Evli ve iki çocuk babası olan Işık, ilmî çalışmalarını evindeki özel kütüphanesinde sürdürmektedir. Dergimiz Yayın Yönetmeni Mehmet Fatih Çıtlak tarafından Emin Işık Beyefendi ile gerçekleştirilen bu röportaj, tasavvufî zaviyeden bakılan bir hayatın, nasıl daha yaşanabilir olduğunu gözler önüne sererken bir yandan da “Böyle bir bakış nasıl kazanılır?” sorusuna cevap veriyor.

Hocam eserlerinizde olsun, sohbetlerinizde olsun hep yaşanabilir olan aşkı, muhabbeti, tasavvufî, ahlâkî güzellikleri konuşuyorsunuz. En başta bunu sormak istiyoruz. Ahlâkın, tasavvufun veya muhabbetin, aşkın hayatta yaşanabilir olması için bizler neleri gözetmemiz lazım veya muhabbeti nasıl anlamamız lazım?
İşe Peygamberimiz’den başlamak lazım. Peygamber Efendimiz’den başlamak lazım. Bence öyle yani. Eğer o bir ‘usvetun hasenetun’ o bir örnekse bizim bütün hayat standartları mızla, ölçülerimizle onu örnek alarak hareket etmemiz lazım. Müslümanlık öteki dinlerden biraz farklıdır. En farklı olduğu tarafı söyleyeyim size, Müslümanlık hayatın içinde doğmuştur, hayatla beraber gelişmiştir ve hep hayatın içinde olmuştur. Öteki dinlerde dindarlık hayattan kopma şeklindedir. İnzivaya çekilme şeklindedir. Hint dinlerinde de öyledir, Brahman dinleri yani Hindu dinleri diyoruz ona, çünkü bir mezhep veya bir din değildir o, 600-700 tane dinin meydana getirdiği birtakım mezhepler koalisyonu şeklindedir. Budizm de öyledir. Budizmde şey olmak için evvela çekileceksin. Hıristiyanlıkta da manastırlar var işte. fiimdi Müslümanlıkta tekkeler vardır ama manastırdan farklıdır. Manastır toplum hayatından kopup Allah’la baş başa kalmak, kendini ibadete vermek ve orda sürekli olmak içindir. Halbuki Müslümanlıktaki halvet kırk gündür. En fazla… Mesela itikaf diyoruz, on gündür. Ramazan-ı Şerîf’in son on günüdür. Ha, yemek pişti mi, servis yapılacak. Yanıp kül oluncaya kadar onu ocağın üstünde tutamazsın. Eğer halvet bir pişme yeri ise her yemeğin bir pişme süreci vardır, o süreç bitti mi götürüp onu servis yapacaksın efendim. fiimdi mesela şöyle söyleyeyim, bir Hıristiyan mabedine girdiğiniz zaman en aşağıdaki pencere üç metredir tabandan. Yani iki insan üst üste çıkarsa üstteki kişi pencereden ancak dışarıyı görebilir. Pencereler hep göz hizasının çok çok üstündedir, yukarıdan gelir ışık. Halbuki Müslüman mabetlerine gittiğiniz zaman pencerelerin en fazla kırk-elli santim tabandan yüksek olduğunu görürsünüz. Dışarıyı görebilirsiniz, ibadet ederken. Tabiî, siz dışarıyı seyretmeyeceksiniz, yine kendinizi ibadete vereceksiniz. İsterseniz siz ibadet anında Sultanahmet camisinde Marmara’dan geçen gemileri de seyredebilirsiniz ama seyretmeyeceksiniz. Önemli olan sizi meşgul eden hayat şartları içerisinde konsantrasyonu yükseltip Allah’a kendinizi vermektir.

Müslümanlık; ibadetiyle, orucuyla, namazıyla, zekâtıyla hayır hasenatıyla hayatın içindedir, günlük hayatın içindedir. Dışarı dan kopuk bir din değildir. Bunun ne faydası vardır efendim? Ha, günlük hayatın içinde olmayan bir din günlük hayata etkili olamaz. Eğer siz manastıra çekilecekseniz yedi sene, sekiz sene, hatta ömrünüzün sonuna kadar senelerce… Mesela Pascal ki çok büyük bir insandır, büyük bir dehadır, zekâdır. Çok da sevdiğim bir insandır. Efendim sen bir Müslüman din adamısın, Pascal gibi bir koyu Hıristiyanı niye seviyorsun? Çok seviyorum. Ama uyguladığı metod kendisini kurtarma bakımından güzeldir. Yoksa Pascal’ın Müslümanlığının kendi toplumuna hiçbir faydası yoktur. Bizde yemek pişer ve servis yapılır. İnsan biraz olgunlaştı mı o olgunluk etrafına, yakınlarına hatta aile fertlerine, dostlarına, arkadaşlarına komşularına sirayet etsin, onları da etkilesin istiyoruz. Yani hayattan kopuk bir dinin hayatın içinde etkili olması zaten söz konusu değildir. O bakımdan Müslümanlık hayatın içinde doğmuştur, ilk cuma namazı hurma bahçesinde hurma dallarının altında kılınmıştır, sonra oraya mescit yapılmıştır, Peygamber Efendimiz mescidini yaparken şato gibi yapmamıştır… Mesela Ashâb-ı Suffe diyoruz, nedir? Mescidin duvarının dibinde, ön tarafında oturup sohbet eden insanlardır. Peygamber Efendimiz çoğu zaman Uhud’u ziyaret ediyor, etraftaki hurmalıklara gidiyor, oradaki kuyulardan su içiyor, su içtiği kuyuya dua ediyor: “Ey kuyu senin suyunu içtik, bize hakkın geçti, Allah senin suyunu kurutmasın, daha bol daha bereketli eylesin…” diyor.

Bu meydandan kalkarken birçok tasavvuf ekolünde olduğu gibi meydanla helalleşmek, niyazlaşmak, elbisesini giyerken öpmek gibi âdetler var. Bu, aşkı meşk etmek için mi?
Tabiî efendim. Yani şimdi siz oraya bastınız, o toprağın üstünde yaşadınız. O toprağın size sağladığı bir fayda var, hizmet var. O hizmete karşılık teşekkür edeceksin tabiî, sen de onu öpeceksin. Allah seni depremden, kötülükten korusun… Size yapılan herhangi bir iyiliğe şükretmeyen diyor, Cenâb-ı Hakk’a da şükretmiş olmaz. Evvela teşekkür kullara, insanlara, yaratılmışlara bakar. Mesela diğer tarîkatlarda da, Mevlevîlikte de karşılıklı musafaha var hatta karşılıklı el öpme var. Eli öpenin eli öpülür. El öpenin eli öpülür. Ve eşitler. Mademki Rabbü’lâlemîn’dir Allah, âlemlerin Rabbidir, biz de âlemlerden bir kişiyiz. Müslümanlıkta imtiyaz yoktur. Âlim, fazıl, cahil, bunların hepsini eşitlemiştir. “İnnemel mü’minune ıhvetün” diyor. Bu eşitlenmeyi cemaat halinde kılınan namazda görüyoruz. Önce gelen fakir de olsa en ön saftadır, sonra gelen oranın valisi de olsa hatta padişahı da olsa en son saftadır. Geliş sırasına göre, camiye giriş sırasına göre saf tutulur. O bakımdan Biz, Rabbü’l-âlemin’e inanıyoruz ve bu ibadet uygulamamızda kendisini gösterir. Böyle bir toplum yaratıyoruz. Eğer şimdiye kadar İslâm toplumları arasında sınıf teşekkül etmemişse Müslümanlığın aldığı bu tedbirler dolayısıyladır. Bizde asiller sınıfı yoktur. Veyahut da kontlar, yüksek rütbe sahipleri falan… İmtiyazlı hiçbir sınıf yoktur. Bunu da evvela Peygamber Efendimiz yıkmıştır. Halbuki Mekke’de aristokrasi yani imtiyazlı sınışar vardır. Kureyş’in yerlileri, Kureyş’in zenginleri ekâbir-i Kureyş yahut da sanâdid-i Kureyş dediğimiz insanların zaten Peygamberimiz’e itirazları budur. Ebu Cehil’in ilk itirazı budur. Güzel şeyler söylüyorsun, bunlar güzeldir ama sen bizi kölelerimizle aynı safa tutuyorsun, diyor. Onlarla beraber olmak, onların seviyesine düşmek bizim için zillettir, diyor. Kabul edilemez bir şeydir, diyor. Ne kadar doğru söylersen, güzel şeyler anlatırsan anlat, biz bunu kabul edemeyiz, diyor. Biz küçülmüş oluyoruz, diyor. Ne demek Kureyş’in en asillerini, Habeşî gibi kölelerle beraber aynı safa sokuyorsun, bu olmaz, bu kabul edilemez, diyor.

Hocam, hayata tatbik edilebilmesinden bahsettiniz. O zaman şöyle özetleyebilir miyiz ve bu özetten sonra şu soruyu sorabilir miyim? Aflk insanı yetifltiriyor ve insan da bunun hayata nakş olmasına vesile oluyor. ‹nsanla kaim oluyor. Her şey Allah’la kaim ama Allah’ın kaim olduğunu insan, halîfe olan insan gösteriyor. Bu açıdan düşündüğümüzde insanın yetişmesi ve bu aşkın yetiştirdiği insana tasavvuf açısından bakarsak birazcık açabilir misiniz?

Allah bu insanoğlunu yahut da bu kâinatı niçin yarattı? “Feahbebtü en u’rafe, fehalaktu’l-halka” buyuruyor. Ben sevilmeyi istedim, ahbebtü – sevdim, en u’rafe- tanınmayı sevdim, tanınmayı istedim. Bunu istersen, istemek şeklinde istersen, sevmek şeklinde, arzu etmek şeklinde de, irade şeklinde de… Fehalaktu’l-halka, bunun üzerine diyor, mahlûkatı yarattım. Allah’ın tecellîsine en ziyade mazhar olan varlık insandır. Rahîm ism-i şerîfinin tecellîsine mazhar olan bütün varlıklar, Rahman ve Rahîm ism-i şerîfinin tecellîsine mazhardır ama… Rahman da umumîdir. Rahman’ın tecellîsine bütün mahlûkat eşit derecededir. Rahîm’in tecellîsine gelince kabiliyeti, istidadı derecesindedir. Cansızlara Rahîm’in etkisi %5’se, canlılara %30’dur. İnsana %90’dır, %100’dür. Yani canlılar içinde de insan Rahîm’in tecellîsine mazhardır. Şimdi o zaman Allah’ın…

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 15.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!