Cenâb-ı Hakkı Kavrama – Ahmet Özhan

Tasavvuf müziği güftelerinde sık sık benlikten kurtulma, Allah’a kavuşma ve O’nunla olma hâline yer verildiğini görüyoruz. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin de tasavvufun tarifini yaparken “Allah’ın seni sende öldürüp kendinde diri kılmasıdır.” sözüyle dikkat çektiği bu hâli nasıl anlamalıyız?

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)’nin söylediği, tüm tasavvuf ekollerinin getirdiği öğretinin özü ve özetidir. Tasavvuf’ta, sülûk etmenin, o süreci yaşamanın anlamı da bu sözün fiili açılımını hayata aktarabilmektir. Seni sende öldürüp kendinde var etmesi, aslında bu bir vehmi ortadan kaldırma operasyonudur. Sen sende zaten yoksun ama sen kendinin var olduğunu vehmediyorsun. Bütün tasavvufî terimler insanlardaki bu vehme dikkat çekmektedir. İnsanın bilgisi vehme dayandığı sürece asla dair bir bilgi veya somut bir tespit ifade etmekten acizdir. İşte seyr u sülûk dediğimiz içsel yolculuk bilincimizin vehimden arınma sürecinden başka bir şey değildir. Ehad ve Samed olanın, yanı sıra var olan hiçbir şey yoktur, bu zaten muhaldir. Sadece Ademoğlu, kendini var zannederek, gaşet içerisinde Ehad’ın yanında başka bir varlık iddiası ile gizli, hatta âşikâr bir şirk içerisindedir. İnsanların yanılgısı bu. Tasavvuf, bu yanılgıyı zaman içerisinde bir sistem dahilinde temizleye temizleye bilincin arınmasını yani kalbin tasfiyesini, nefsin tezkiyesini gerçekleştirerek benlikten kurtulma yani fenâ’ya adım atmayı temin edici bir öğreti biçimidir. Fenâda İhlas sûre-i şerîfi tam mânâsıyla zâhir olur. Kul huvallahu ehad. Öyle bir tek ki yanında bir başka şeyin varlığı mümkün değil. Ancak onun ilmindeki kudretlerini izhar ettiği, aslı var olmayan, birtakım görüntüler oluşur. İnsan muhayyilesi de bunu var olarak kabul eder. Demin de söylediğim gibi tasavvuf ıstılahının bir çoğu hep algılamayla alâkalıdır. Ef‘âli, sıfatı zâhirdir, Zâtı da yarattığı sonsuz tek olan “vücud âlemi”nin sırrıdır. Öyle bir Ehad ki her yere muhît. Bunun farkına varış, kendi varlık vehminden kurtuluş. İfnâ olmak yani fenâ bulmak. İşte bu algılama oluştuğunda artık bekãbillah, Allah’la bãkî olma, yegâne bãkî olanla bãki olma keyfiyetinin kokusu alınmaya başlanır.

Biz sorunuza dönelim isterseniz. İlâhi güftelerindeki konuyla ilgili atışar bir göz attığımızda ki baştan aşağı bütün tasavvuf müziği repertuarına göz atmak lâzım… görürüz ki nutk-i şerîşerde başka bir konu işlenmemiş, sadece tasavvufun içeriği olan murad-ı ilâhîden başka. Birkaç örnek verelim isterseniz. Meselâ Niyazî-i Mısrî Hazretleri diyor ki: “Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam, benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.” Bir başka ilâhisinde ise “‹sterisen bulasın cânânı sen, gayre bakma, sende iste sende bul” demektedir. Bu örneklerin sayısını çoğaltabiliriz.

Murad-ı ilâhiyle neyi kast ediyorsunuz?
Bence murad-ı ilâhiyeyle kast edilen nûr-i Muhammedî’dir. Çünkü murad-ı ilâhiyenin yegâne muhatabı Muhammedî bilinçtir. Zaten varlıktaki taayyünâtın yani açığa çıkışın, belirginleşmenin evveli de âhiri de; nûr-i Muhammedî’dir. O’nu ifade etmek üzere Heyûlâ, akl-ı kül, akl-ı evvel, nefsi kül vs. diye adlandırılan ne kadar mefhum varsa, bunların
hepsi îzâh bâbındadır. Yoksa bunların ayrı ayrı nesnelliği yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk bütün taayyünâtını Muhammedî varoluş üzere izhâr etmiştir. Beni ancak bu tatmin edebiliyor. “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?” Yani Muhammedî hassasiyetin olmadığı ne varsa, yok oğlu yoktur vesselâm. İlâhilerin
vurguladığı kemal süreci de bu hassasiyet üzere oluşmuştur. Evvelâ kendini bir birey olarak farz edersin, sonra yavaş yavaş O’nda olma sürecini yaşarsın ta ki O’nda yok olana kadar. Buna da seyr u sülûk deniyor, bu kadar basit. Çeşitli meşreplerde bunlar değişik sistematik neş’eler hâlinde zuhûr eder ama evveli de âhiri de aynıdır. Cenâb-ı Hakk o lezzetleri tatmayı nasip ettiyse, ilminde var etti ise olur. Aksi takdirde gayret edeyim de edineyim diye bir şey imkân dahili değildir. Murad-ı ilâhî hadîs-i kudsîde zaten âşikâr olarak ortaya çıkıyor. Bilinmek ve sevilmek muradı ile Cenâb- Hakk’ın zâtından sıfatına taayyünü ile. Teknik bilgi olarak bu böyle ama yaşayış biçimi olarak çok daha muazzam, lisana gelmeyen bir hissiyatla bunların yakîni elde edilir. Yakîn mertebeleri algılama mertebeleridir. İnsan önce ilmel yakîne erer ve “Allah’ı tanıma” süreci başlar. Sonra zaman içinde algılama kapasitesi zikrullah ile, tefekkür ile, nevâfil ile, güzel ahlâkla nasibi kadar genişler. Aslında tasavvuf da satırlarla izahı olmayan sadece sadırla izahı olan bir mevzu. Anlatılması belki bir yol haritasıdır. Ama Medine’yi bulmak anlamı taşımaz yol haritası. Yaşayarak görerek onu ancak tadan bilebilir. Bugüne dek kütüphanelerce kitaplar yazılmasının nedeni de anlatılamayışındandır. Bir anlık hazzı fasiküller anlatamaz, kütüphaneler anlatamaz. Murad-ı ilâhî, o bir anlık hazzı sürekli kılabilmek hususundandır. Bütün sevdalar, bütün aşklar, bütün yönelişler, bütün akışlar ancak ve ancak Muhammedî gerçek üzerinedir. Fakat biz bunun şuuruna varmakta sıkıntıya düşüyoruz. Biz bunları şaşı bakışla, başka nesnelliklerle izah etmeye daha meyyaliz. Nefsimizden dolayı. Tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalp kemâle ermeden bütün ef’âlin ancak ve ancak Muhammedî kıpırtılar olduğunu söyleyebiliriz. Güzel ahlâk olan Muhammedî ahlâktır ama Efendimiz “Ben Allah’ın ahlâkıyla ahlâklandım.” diyor. Efendimiz sünnetullahtır. Efendimiz bizatihi taayyün-i evveldir.

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 10.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!