BEN MURÂDIM, MEVLÂNÂ İSE MURÂDIN MURÂDIDIR – SADIK YALSIZUÇANLAR

Modern şiirimizin seçkin isimlerinden Sezai Karakoç, Hızır’la Kırk Saat’te, İki Güneş’in arasındaki sırrı şöyle anlatır:

Şam’dayız
Mevlânâ ve Mesnevî

Muhyiddîn ve Yasîn

Şems ve Füsûs
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlânâ Celâleddîn’i
Ve Yasîn bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında

 


Nasıl iyileştirdi İbnü’l Arabî’yi
Mekke çatısında Füsûs’un ve Fütuhat’ın yapraklarını ayıklayan
Güneşin, yağmurun ve rüzgârın yardımcısı kimdi?

Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfanî geleneğin iki büyük kaynağıdır: Hz. Mevlânâ ve Hz. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vâkıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsûsu’l-Hikem’in son fassında, Şeyh-i Ekber, Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlânâ Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir âlimdir. Fakat hakîkatin bâtınî sırlarına onunla erecektir. Ona,  zâhirî bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algısının kalıplarını kıracak bir soru sorar. Âdetâ bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlânâ böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ diye nitelediği irfanî berzaha girer.
Hz. Şems, Hz. Mevlânâ’nın muhabbetinin kendi şahsında kilitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini mânevî yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasîn’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, Hz. İbnü’l Arabî’nin vâkıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsennâ’da da böylesi bir hali görürüz. Onun hizmetine de insan sûretine giren Fatiha sûresi verilmiştir.
Güneş, İlâhî Hakîkat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgâr haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlânâ’nın karşılaşması aktarılır.

Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlânâ
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddîn’in İbnü’r-Rüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlânâ
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…

Evet-hayır meselesi, İbnü’l-Arabî’nin henüz genç bir bilge iken Mağrib’in büyük düşünürü İbnü’r-Rüşd’le görüşmesini îmâ eder:
“(…)Bu hal, bu melâlde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak; ‘Evet’ dedi. Filozofun göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle; ‘Evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gö müldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezginin dilinden dökülen bu ‘Evet’, hem kendini hem de şimdiye değin yazdıklarının ve söylediklerinin onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘Evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, filozofu tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin  de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle; ‘Hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla; ‘İlâhî esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle; ‘evet ile hayır’ dedi, ‘Bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘İlâhî esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla, başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle; ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur.’ diye fısıldadı.

Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa gezgin bir kez gördü onu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlâhî bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi filozofu kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu onu. Oysa o, gezginin orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine; ‘Düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’ (Gezgin’den)

 

Makalenin devamını Keşkül Dergisi’nin 19.sayısında bulabilirsiniz.

Abonelik hakkında 0212 511 24 24 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz.

Be Sociable, Share!